Web Tasarım Ankara

28-29 Nisan 2012 / Milat Gazetesi
 
Ülkemiz, önce Ergenekon ve Balyoz ve arkasından 28 Şubat Postmodern darbesi ile ilgili olarak başlatılan hukuki ve bütün darbelerin araştırılarak darbe mağdurlarının zararlarının tespiti ve karşılanması doğrultusunda bir komisyon oluşturulması yönünde alınan TBMM kararı ile başlayacak siyasi süreçlerle yeni ve önemli bir dönemece girmiş bulunuyor. Bu bağlamda, 28 Şubat Süreci kırılma noktasını oluşturmaktadır. Çünkü, darbeci yapı, ancak milletin temel inanç ve manevi kimliğine ilişerek kendi kendini bu dönemde deşifre etmiştir.
 
 
 
Birinci Adım: Orduda Yönetime El Konulması
 
28 Şubat 1997 tarihinde fiiliyat kazandırılan Postmodern darbenin alt yapısı, geçmiş yıllardan beri oluşturulmaktaydı. Geçmiş darbe dönemlerinde komite veya konsey tarafından yasalara eklenen ve anayasaya aykırılığı dahi ileri sürülemeyen hükümlerle dokunulmaz, değiştirilemez darbe mevzuatı oluşturulmuştur. Sözü edilen hükümler incelendiğinde, bunların Yasama Organı tarafından çıkarılmadığı, yani bir kanun kimliği olmadığı  görülecektir. İç Hizmet Kanununun 35 nci maddesi 1960 darbesinde Milli Birlik Komitesince yasaya eklenmiştir. YAŞ kararlarının yargı yoluna kapatılması ile ilgili 926 Sayılı TSK Personel Kanununun 50 ve 94 ncü maddelerindeki hükümler ise 12 Eylül darbesini müteakip, Devlet Konseyince yasaya eklenmiştir. Bunun dışında, yasalara vesayet sistemini güçlendiren, ileride gerçekleştirilecek darbelerin yasal alt yapısını oluşturacak bir çok hükümlerin sokuşturulduğu görülecektir. Bu türden hükümlerin, Yasama organı tarafından çıkarılmamış olması sebebiyle yasa değeri bulunmamakla birlikte, özellikle 28 Şubat Postmodern darbesi bu hükümler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Darbeleri takip eden ve yasama organının yetkili olduğu dönemlerde, bu tür sahte yasaların iki satırlık bir kanunla yürürlükten kaldırılmadığı ve askeri yasaların askeri hizmet gereklerine göre çıkarılması gerekeceği şeklinde bir anayasal hüküm konulamadığı için, halen bu hükümler canlılığını devam ettirmektedir.
 
Askeri cuntaların darbelerde TSK’yi kullanabilmesi, bu cuntaların TSK’nin “kurumsal hiyerarşisini ele geçirmesine” bağlıdır. Darbelerin başarısının olmazsa olmaz şartı budur. TSK’nin kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesi ise, TSK içerisinde örgütlenerek, TSK hiyerarşisinden farklı örgütsel bir hiyerarşi oluşturulması, bu hiyerarşiye tabi kişilerin, kurumsal hiyerarşinin önemli kumanda merkezlerine nüfuz etmesi ile mümkündür. Bu sürece kısaca örgütlenme ve kadrolaşma diyebiliriz.
 
Orduya yönelik operasyonların üçüncü aşaması ise, TSK kurumsal hiyerarşisinin devre dışı bırakılarak, yerini örgüt hiyerarşisinin alması aşamasıdır. Örgütçe kurumsal hiyerarşinin devralınması ile TSK emir-komuta zinciri içinde örgütsel hiyerarşiye ait emir ve icraatların, TSK’nın kurumsal hiyerarşisinin emir ve icraatları gibi algılanması sağlanmış olmaktadır. Böylece, binlerce TSK personeli farkında olmadan örgütün faaliyetlerine alet edilmektedir. Aynı şekilde, devletin tüm kurumlarında ve hatta toplumda da bu icraatlar ordunun icraatı sanılmakta, kurumun güç ve itibarı ve yaptırım gücü örgüt tarafından kendi amaçları doğrultusunda kolayca kullanılabilmektedir. İşte darbeler bu şartlar oluşturularak gerçekleştirilmektedir.
 
BÇG Örgütü ve Emir-Komuta Zinciri
 
BÇG örgütü, 28 Şubat Sürecinde ordu içinde yapılanan cuntanın adıdır. TSK’nın kurumsal hiyerarşisi içinde yasa dışı olarak oluşturulmuştur. Amacı ise, birinci aşamada TSK’nın kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesi, ikinci aşamada ise TSK’nın kurumsal gücünün ve etkinliğinin darbe eyleminde kullanılmasıdır.
 
Öncesi ve sonrası ile bir süreci içeren 28 Şubat 1997'de, BÇG örgütü mensupları,  Milletin yurt savunması için emrine verdiği Silahlı Kuvvetlerdeki kurumsal hiyerarşi içindeki mevki, makam ve rütbelerinden aldıkları gücü, öncelikle orduda yönetimi ele geçirmek için kullanmışlardır. Çünkü, BÇG mensupları, aynı zamanda kurumsal hiyerarşinin de bir parçası olduklarından, yayınlanan emirlerin normal hiyerarşik emirler mi, BÇG emirleri mi olduğu anlaşılamamaktadır.
 
TSK’nın kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesi için, kurumsal hiyerarşide yer alan darbe karşıtı unsurları bastırmak ve emir komuta zincirini pasifize etmek gerekir. Bunu gerçekleştirmek için her darbe döneminde büyük bir TSK kitlesi tasfiye edilmiştir. 1960 Darbesinde aralarında çok sayıda general ve hatta genelkurmay başkanı da bulunan dört binden fazla personel tasfiye edilerek ordu yönetimine el konulmuştu. Benzer tasfiyeler her darbede tekrarlandı. 28 Şubat’ta ise tasfiyeler psikolojik harp taktikleri ile gerçekleştirildi.
 
28 Şubat Tasfiyeleri
 
28 Şubat ihraçlarının idari ve hukuki kılıfı BÇG tarafından hazırlanmıştır. Tasfiyelerde, hukuk, askeri hizmet gerekleri ve askeri disiplin ölçütleri esas alınmamış, bunlar sadece kılıf olarak kullanılmıştır. Örneğin, kurumsal şablonlar kullanılarak yayınlanan BÇG merkezli emirlerde, birlik komutanlarına tutum ve davranışları ile irticai tutum sergileyen, yani eşi başörtülü olan, Cuma ve vakit namazlarını kılan, gümüş yüzük kullanan veya altın yüzük takmayan, içki içmeyen, eğlencelere ailece iştirak etmeyen personelin belirlenmesi ve şüpheli sakıncalı takibine alınması talimatı verilmiştir. Aynı emirlerde, bir birlikte böyle bir personel bulunduğunun birlik dışı unsurlar tarafından belirlenmesi, o birlik komutanının irticacı personeli himaye ettiğinin göstergesi kabul edileceği ve onlar hakkında da işlem yapılacağı belirtilmekteydi. Aileler dahi haber elemanı olarak kullanılmak suretiyle TSK bünyesindeki irticacı prototipe uyan tüm personel tespit edilmiş ve merkezde oluşturulan listeler üzerinden bu personelin bulunduğu birlikler baskı altına alınmıştır. Birlik komutanlarının askeri hizmet gerekleri çerçevesinde yaptığı gözlemlere dayalı olarak verdikleri objektif sicil ve takdirnameler kontrol edilmiş, bu gibi personele düzenlenen olumlu siciller değiştirtilmiş, olumlu kanaatler olumsuza çevirtilmiş, takdirname verilmesi önlenmiştir. Yıllardır TSK’da görev yapan ve başarılı sicil alan, düzenli takdirname alan bu personelin, 28 Şubat Süreci ile birlikte sicillerinde ani düşüşler olması, takdirname alamamış olmaları yapılan baskıların açık göstergesidir.
 
Yasal olmayan ve kurumsal hiyerarşiye paralel bir hiyerarşi kuran BÇG, askeri hiyerarşiyi ve disiplini tahrip ederek, adeta TSK’yı rehin almıştır. Üst düzey rütbe ve kıdemi ve makamı olan bir komutan, kendi emrindeki alt rütbedeki bir çalışma gurubu mensubu subay ve astsubaydan çekinir olmuştur. BÇG mensupları, YAŞ üyelerinin veya kuvvet komutanlıklarının ihraç kararını temin edecek içerikte isnatlarla tutanaklar düzenleyebildikleri, kendilerinden üst rütbedeki yetkili amirleri yönlendirebildikleri, herkesin birbirinden çekinir hale geldiği bir ortam oluşmuştur.
 
“Durum irtica; vazife darbe” formülü ile ordunun kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesinde ilk planda YAŞ kullanıldı. BÇG fişlemeleriyle irtica ile ilişkilendirilen iki bine yakın TSK personeli YAŞ kararları ile açıktan tasfiye edildi. Suçsuz insanlar, ihraç, istifa ettirme, emeklilik istemeye mecbur  bırakma, sicilini bozma, sürgün, işkence, şüpheli/sakıncalı fişlemeleri gibi  yollarla tasfiye edilmişlerdir.
 
BÇG’nin kontrolünde gerçekleştirilen ihraç işlemlerinde hukukun gözetildiği düşünülemez. Yüksek Askeri Şura üyeleri dosyaları bizzat incelememiştir bile. Dönemin Genelkurmay Adli Müşavirinin tekemmül ettirdiği ve önlerine koyduğu dosyaları imzalamışlardır sadece. Mesela, Prof.Dr.Tabip Kd.Albay Mustafa Kahramanyol’un TSK’den ihracının iç yüzü daha sonra basına aksetmiştir. İki Şura üyesi general, Kahramanyol’un eski eşine asılsız suçlamalar içeren ihbar ve şikayet mektupları yazdırıyorlar ve bu mektupları Şura dosyasına koyduruyorlar. Sonuç malum, Kahramanyol’un ihracına karar veriliyor.
 
Bu açık ve hukuksuz tasfiyelerin oluşturduğu baskı ve tazyik, fişlemeler, şüpheli ve sakıncalı takipleri, yazılı ve sözlü uyarılarla sıranın kendine geldiği hissettirilen önemli sayıda personel kitlesi oluşturuldu. Özellikle dini inançlarını günlük yaşamına aksettiren personel mercek altına alınarak, TSK personeli arasında irtica bağlamında bir kutuplaşma oluşturulmuş, irtica suçlamasına maruz personel şüpheli/sakıncalı takibine alınmış, özellikle Hava Kuvvetlerinde, Etimesgut’a sevk edilerek sorgu ve işkence uygulamaları başlatılmıştır. Bu uygulamalarla, emeklilik ve istifa seçenekleri ile karşı karşıya bırakılan YAŞ ihraçlarının iki katından fazla TSK personelinin  ordudan ayrılması sağlandı. Generallik sırasındaki albaylar ile generallerin tasfiyesi ise, çok daha sessiz yöntemlerle gerçekleştirildi. Çünkü, BÇG’nin en dikkat ettiği husus, üst rütbelerin reaksiyonunu uyandırmamaktı. Belli bir sistem dahilinde, kadrosuzluktan ve terfi ettirilmeyerek zaman içinde bu personelin kolayca emekliye sevki(!) sağlandı. Bütün bu açık, örtülü ve yasal(!) tasfiyelerle TSK’nin kurumsal hiyerarşisi üzerinde BÇG örgütünün irade ve kontrolü tesis edildi. TSK’da kurumsal rütbe ve kıdem hiyerarşisi ortadan kalktı, örgütsel hiyerarşi etkin hale geldi. TSK’nın kurumsal güç ve imkanları önemli ölçüde BÇG örgütünün eline geçti. Böylece, 28 Şubat sürecinin ilk aşaması olan orduya karşı darbe gerçekleştirilmiş, BÇG ordu üzerinde istediği otoriteyi kurmuştur.
 
Postmodern Darbe
 
BÇG örgütünce gerçekleştirilen postmodern darbe ile Ordunun yönetimine el konulmuş, ordunun kurumsal emir-komuta zinciri tahrip edilmiş, BÇG örgütünün hiyerarşik yapısı, kurumsal hiyerarşinin yerini almış, TSK asli görevlerini yapamaz duruma gelmiş, disiplin yapısı bozulmuştur. Ordu-Millet bağı tahrip edilmiş, gizli ve açıkça gerçekleştirilen eylemlerle, Ordu’ya, Millete ve değerlerine karşı bir kurum görünümü kazandırmışlardır. Olmamış olayları olmuş gibi kurgulayarak gerçekleştirdikleri provokasyonlarla, Milletin inanç ve değerlerini iç tehdit olarak göstermişlerdir. Toplumu, ağır hukuk dışı baskılar altına alarak fişlemişler, inanç ve fikirlerine göre ayrıştırıp/kutuplaştırarak/kışkırtmışlar ve darbe ortamı hazırlamışlardır.
 
Sonraki aşamada, BÇG örgütünün yukarıda özetlediğimiz suç konusu icraatları, ordu tasarrufu gibi gösterilerek, diğer devlet kurumları üzerinde de baskı oluşturulmuştur. Sadece ordu değil, MGK, YAŞ, TBMM, yargı, hükümet, mahalli idareler, eğitim kurumları ve üniversiteler topyekün BÇG’nin kontrolü altına alınmıştır. Hükümeti istifa ettirmişlerdir. Meclis aritmetiğini değiştirmişler, Milletin iradesine aykırı olarak yeni bir hükümet kurdurmuşlardır. Yargıyı baskı altına alarak hukuki denetim mekanizması olmaktan çıkarıp, ideolojik denetim mekanizmasına dönüştürmüşlerdir. Eğitim müesseselerini hukuk dışı baskılarla yeniden dizayn etmişler ve toplumda anayasada öngörülen eğitim hakkından yararlanmayan toplum mağdurları üretmişlerdir. Eğitim hakkı katsayı eşitsizliği düzenlemesi ile yine yüksek okula girişte, eşitlik ilkesi ve  eğitim hakkı ihlal edilen mağdur kitleler üretmişlerdir. Daha bunlara benzer hukuksuz, antidemokratik bir dizi uygulamalarla ülkenin halkına, kurumlarına, geleceğine, ekonomisine ağır darbeler vurmuşlardır.
 
28 Şubat’ın Asker Mağdurları
 
28 Şubat Sürecinde önemli bir TSK personeli kendi isteği ile ayrılma süsü verilerek tasfiye edilmiştir. TSK’nın emeklilik ve istifa ortalaması araştırıldığında, 28 Şubat Sürecinde istifa ve emeklilik grafiğinin yükseldiği görülecektir.
 
Ordunun kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesinde baskı altına alınan TSK personeli arasında, ikinci önemli mağdur grup, 15 yıllık mecburi hizmet süresini veya emeklilik asgari bekleme süresini doldurmuş olan personeldir.
 
28 Şubat Süreci denilince ilk akla gelen mağdurlar, ordu hiyerarşisinin ele geçirilmesi operasyonu kapsamında tasfiye edilen YAŞ mağdurlarıdır. YAŞ mağdurlarının ortak özellikleri incelendiğinde, genel olarak sicilleri ve disiplin notları yüksek, çok sayıda takdirnamesi ve başarı ödülü bulunan personel olduğu görülecektir. Dosyalarında adli veya disiplin işlemi bulunmaması, sicillerinde hizmetle ilgili olmayan ideolojik kanaatlerin yer alması, disiplinsizlik olarak gösterilen davranışlarının, mensubu olduğumuz İslam dininin halkta da geleneksel olarak yaşanan mükellefiyetlerinden ibaret olup, tamamen din ve vicdan özgürlüğü kapsamındaki tutum ve davranışlardan ibaret olduğu görülecektir. Sırf bir örgüt ile irtibatlandırmak için, sicillerine çeşitli örgüt mensubu olduğu iddiaları yazılmıştır. Ancak, YAŞ mağdurları, TSK’nın kurumsal hiyerarşisi dışında yasa dışı olarak oluşturulan BÇG örgütüne katılmadığı, TSK’nın normal kurumsal hiyerarşisi içinde yer aldığı ve kurumsal vazifeler dışında hiçbir vazife kabul etmediği, milletin inanç ve değerlerine saygı ve bağlılık göstergesi olan tutum ve davranışları ile bu örgütün yasadışı faaliyetlerine engel olacağı değerlendirildiği için ihraç edilmişlerdir. YAŞ mağdurlarına yapılan işlemlerle, TSK personeli baskı altına alınmış, herkesin tarafını belli etmesi istenmiştir. Bu kutuplaşma sayesinde, bir yandan darbeye engel görülen personel tasfiye edilirken, kalan personelin üzerinde de ihraç tehdidi oluşturularak, karşı reaksiyon önlenmiştir. BÇG örgüt hiyerarşisi içinde yer alan kişiler aynı zamanda rütbeli ve TSK’nın kurumsal hiyerarşisinde de bulunan kişiler olduğundan, ihraç işlemleri, ordu bünyesinde dahi  TSK’nin kurumsal tasarrufu gibi algılanmıştır.
 
28 Şubat Sürecinde, ordunun kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesinde baskı altına alınan TSK personeli arasında, ikinci önemli mağdur grup, 15 yıllık mecburi hizmet süresini veya emeklilik asgari bekleme süresini doldurmuş olan personeldir. Bu personele öncelikle şüpheli/sakıncalı kategoriye ayırma ve takip işlemleri ile ağır baskılar yapılmış, daha önünde uzun yıllar hizmet süresi olduğu halde, YAŞ kararı ile ihraç mekanizması hatırlatılarak ve ihraç olanların yaşadıkları sıkıntılar örnek gösterilerek, istifa ve emekliliklerini istemeleri ihtar edilmiş, ihraç edileceğini kesin olarak anlayan bu gibi personel, emekliliğini istemek zorunda kalmışlardır. Böylece, 28 Şubat Sürecinde önemli bir TSK personeli kendi isteği ile ayrılma süsü verilerek tasfiye edilmiştir. TSK’nın emeklilik ve istifa ortalaması araştırıldığında, 28 Şubat Sürecinde istifa ve emeklilik grafiğinin yükseldiği görülecektir. Emekli olanların sicil dosyaları incelendiğinde ise, bunların şüpheli, sakıncalı kategorisinde takip altına alınan personel olduğu, sicillerinin ani düşüş gösterdiği, çeşitli ikaz ve baskılara maruz kaldıkları ve ihraç edilecekler arasında bulundukları  anlaşılacaktır.
 
Askeri Ceza Kanununun 30 ncu maddesi, kimlerin TSK’dan çıkarılacağını hükme bağlamıştır. “Sıralı sicil yolu ile ve kuvvet komutanı onayı” ile ihraç edilen personel arasında, yasanın bu maddesine uygun olanlar bulunduğu gibi, çok sayıda bulunmayanlar da vardır. Bunlar ve bunlarla birlikte disipline dair yasa ve yönetmelik hükümleri kullanılarak tasfiye edilmiş personel de 28 Şubat Sürecinde ordunun kurumsal hiyerarşisinin ele geçirilmesi operasyonu kapsamında tasfiye edilen üçüncü önemli kitleyi oluşturmaktadır. Bu personel hakkında sıralı sicil amirlerine “TSK’da kalması uygun değildir” sicili düzenlettirilmiştir. Aynı şekilde sözleşmeleri feshedilerek ilişiği kesilen uzman personel de mağdurlar arasındadır. Bu kategorideki mağdurların yargı yoluna müracaatı mümkün idi. Ancak, 12 Eylül Konsey üyelerinin yasalara eklediği hükümler ve çıkardığı yönetmelikler, davayı gören mahkemece yasama organınca çıkarılmış normal yasal mevzuat olarak kabul edilerek kararlarda yasal dayanak oluşturmuştur. Yine mahkemede, davacılar hakkındaki olumsuz siciller, sicile eklenen belge ve tutanaklar, olumsuz kanaatler aksi sabit oluncaya kadar muteber delil kabul edilmekteydi. Bu gibi belge ve kanaatlerin mahkemede de gizli tutularak davacılara bildirilmemesi sonucu, silahların eşitliği ilkesi işlememiş, bu gizli kanaat ve belgelere, sicillere karşı savunma imkanı sunulmayan bir yargılama sisteminde hukuki bir netice almak mümkün olmamıştır.
 
Ayrıca, re'sen emeklilik tebligatlarında, özellikle YAŞ Kararlarının açıklandığı dönemlere rastlayanlarda, hangi ihraç yöntemi ile ilişiklerinin kesildiği kendilerine tebliğ edilmeyen çok sayıda personel, YAŞ kararı ile ihraç edildiklerini ve yargı yolu kapalı olduğunu sandıkları için, dava açma hakkını da kullanamamıştır.
 
28 Şubat Sürecindeki diğer önemli bir mağdur kitlesi de, askeri öğrencilerdir. Resmi şikayetlere ve kamu oyuna akseden iddialara göre, bu gibi öğrencilerden oluşan gurupların genel guruptan ayrılıp, normal spor ve eğitim uygulamalarının dozajları tahammül edilmeyecek seviyelere yükseltilerek sonuçta pes etmeleri sağlanıp, başarısı düşen, davranış bozukluğu gösterenlerin başarısızlık ve disiplinsizlikten, başarılı ve disiplinli olanların ise kendi istekleri veya ailelerinin kararı ile öğrencilikten ayrılmaları sağlanmaktadır. Bu tür iddialar halen TBMM İnsan Hakları Komisyonunca incelenmektedir.
 
28 Şubat Nasıl Geri Tepti?
 
28 Şubat’ın asker mağdurları, ülkemizin geleceği için bedel ödemiş en kilit insanlardır. Bizatihi ordu bünyesinde her şeylerini kaybetme pahasına, geri adım atmamışlardır. Tasfiyeleri, ordu içindeki dirençlerinin sivil topluma aktarılmasını sağlamıştır. Darbelerin iç yüzünü pratik olarak tahsil etmiş bu insanların bilinçleri, ihraç edildikleri sine-i millette bir maya işlevi görmüştür. Darbecilerin topluma yönelik psikolojik harp uygulamalarını boşa çıkarmışlardır. Bu kapsamda oluşturulmak istenen irtica paranoyaları, toplumda kabul görmemiştir. Çünkü, Millet, TSK’dan irticacı prototip olarak ihraç edilen ve kendi bünyesine katılan beş binden fazla TSK personeline bakarak, irticacı olmaktan neyin kastedildiğini çok iyi anlamış, bunu yapanların milletin inanç ve değerlerine bakışını çok iyi teşhis etmişlerdir. Aslında, ihraçlarla, darbeciler kendi sonlarını hazırlamışlardır. Çünkü, bu tarihe kadar çeşitli provokasyonlarla aldatılan milletin yerine çok farklı bir millet ile karşılaşmışlardır.
 
YAŞ Kararları ve yukarıda belirttiğimiz yöntemlerle ordudan ihraç edilen 28 Şubat mağduru subay ve astsubaylar, 2000 yılında resmileşen Adaleti Savunanlar Derneği çatısı altında bir araya gelmişler ve mücadeleye başlamışlardır. En önemli amaçları, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılmasını sağlamak olmuştur. Bu gerçekleştiğinde, yasadışı ihraçların önü kesilmiş, cuntaların TSK’nın kurumsal hiyerarşisini ele geçirmede kullandıkları ihraç tehdidinden yoksun kalmaları sağlanmış olacaktı. Böylece hukuki güvenceye kavuşan TSK personeli, yasa dışı örgütlenmelere daha güçlü karşı koyabilecekti.Dernek on yılı aşkın bir süre, mücadelesini bu noktada yoğunlaştırdı. TBMM ve Hükümet nezdinde yapılan düzenli girişimler ve temaslarla YAŞ ve HSYK kararları yargı denetimine açıldı. Ordu ve yargı üzerinde vesayet kuran ve bu iki kurum üzerinden vesayetini diğer kurumlara ve topluma dayatan kurullara hukukla bağlı ve sınırlı, yargı denetimine tabi bir statü kazandırıldı. Neticede, TSK personeli, hakimler, hukuk devleti ve yargı denetimi güvencelerine kavuşturularak vesayetten kurtarıldı.
 
Dernek, aynı süreçte yaptığı genel basın açıklamaları veya bire bir halk ya da yetkililerle görüşmelerinde darbecilerle ilgili tüm bilgileri paylaşarak, kamuoyunun darbelere karşı bilinçlenmesi doğrultusunda önemli faaliyetler yaptı. Kitaplar yayınladı, bültenler çıkardı. Darbeci propagandalara karşı reaksiyon gösterilmesinde öncü rol oynadı. Darbecilerin provokasyonlarını, darbelere ortam hazırlama strateji ve taktiklerini deşifre etti. Özellikle ilk dönemde yayınladığı ve üç bin adet basarak tamamını tüm siyasetçilere, tüm medya ve köşe yazarlarına, sivil toplum kuruluşlarına ücretsiz olarak ulaştırdığı “YAŞ Kararları ve Hukuk Devleti” isimli kitapçık kamuoyunun enforme edilmesinde önemli rol oynadı. YAŞ mağdurları, adeta, ordu’nun cuntalar karşısında çaresiz kalmış milletimize gönderdiği bir takviye güç rolü oynadı ve halen de oynamaya devam etmektedir. YAŞ mağdurlarının haklarının kısmen de olsa telafi edilmesi, hali hazır görevi başında olan TSK personeline,  cuntalara karşı koymada cesaret ve güven vermiştir.
 
Darbe Mağduru Askerlerin Uğradığı Zararlar
 
28 Şubat sürecinde mağdur edilen tüm askerlerin, anayasal hakları olan din ve vicdan özgürlükleri ihlal edilmiştir. Yine aynı şekilde, T.C. Vatandaşı sıfatıyla verdikleri oyların katkısı ile oluşan milli irade çiğnenerek, demokratik hakları da ortadan kaldırılmıştır. Bu ihlal, sadece tasfiye edilenlerle sınırlı değildir. Bütün TSK personeli bu anlamda mağdur edilmiştir.
 
28 Şubat sürecinde, önemli sayıda personel darbeci örgütlenme içinde  aktif veya pasif hiçbir görev almadıklarından dolayı ve hiçbir adli ve disiplin suç ve fiilleri bulunmaksızın, fişlenerek şüpheli ve sakıncalı statüsüne ayrılıp, daha sonra da TSK’dan ihraç edilmişler veya emsallerinden çok önce istifa ve emeklilik suretiyle, ihraç ve ayrılma tarihinden itibaren, emsallerinin aldıkları aylık ve diğer tüm mali haklarla OYAK haklarından ve kamu hizmetinde olmanın sağladığı sosyal güvencelerden yoksun kalmışlardır.
 
Darbelerin en önemli safhasını oluşturan kurumsal hiyerarşinin ele geçirilmesi kapsamındaki tasfiyelerin önlenmesi için atılan en önemli adım, YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması, AYİM ve Askeri Yargıtay’ın yargı bağımsızlığı ve hakim güvencesi esaslarına göre yeniden yapılandırılmasına dair anayasal değişiklik olmuştur. Bu adım ile TSK personeli hukuk devleti ilkesi ve yargı denetimi güvencesine kavuşturulmuştur. Böylece orduya karşı yapılan operasyonlarda, hukuksuz işlemlere maruz kalma riski azaltılarak, kurumsal hiyerarşinin yasa dışı örgütlenmelere karşı koyması ve direnci kuvvetlendirilmiştir.
 
İkinci önemli adım ise, YAŞ mağduru olarak bilinen TSK mensupları ile sınırlı olarak 6191 Sayılı  Kanun ile ileriye dönük olarak emsalleri rütbe ve kıdemleri üzerinden emeklilik veya kamu görevine atama hakkı getirilmiştir. Aynı yasa ile ilişiğinin kesildiği tarihteki rütbe üzerinden askeri kimlik, tabanca ruhsatı, yeşil pasaport gibi hakları da iade edilmiştir.
 
Uygulamada, astsubaylara emsallerine verilen yüksek tahsil kıdeminin verilmemesi, intibakta birinci dereceye yükselme hakkı kazanamayanların emsal alınması, subay ve astsubaylara ilişiği kesildikten sonra yaptıkları yüksek lisans ve doktora kıdemlerinin verilmemesi gibi yasanın aleyhe yorumuna dayalı muameleler yapılmıştır. Kimliklerinin ilişik kesildiği tarihteki rütbelerine göre verilmesi, özellikle alt rütbede ayrılan personel için ordudan ihraç edilmiş olmanın bir belgesi işlevi görmüştür. Kamu görevine atanan personel için yasada öngörülen kadrolar ihdas edilmeden, rütbe ve statüleri ile bağdaşmayan yerlere atamaları yapıldığından, atandıkları kurumlarda statülerine uygun bir boşluk bulunamamış, adeta araya sıkışarak kendilerine yer açmaya çalışmışlar, ancak bazı kurumlarda kişisel tavırlarla bu kez aynen ordu içinde olduğu gibi üvey evlat muamelesi görmeye başlamışlardır. 6191 Sayılı yasa sadece, ilişiklerinin kesildiği sırada OYAK sisteminden çıkarılmayanlara hak sağlamış, güncellenmemiş birikmişleri eline verilerek çıkarılanlar açısından OYAK haklarına yönelik hiçbir hak sağlamamıştır.
 
TSK Hiyerarşisinin ele geçirilmesine yönelik olarak yapılan operasyonlar kapsamında tasfiye edilen YAŞ mağdurları dışındaki istifa ve emekliliğe mecbur bırakılanlar, kuvvet komutan onayı ile ihraç edilenler, sözleşmesi feshedilerek ilişiği kesilenler ve askeri okullardan tasfiye edilen askeri öğrencilerin mağduriyetlerinin giderilmesi yönünde hiç  bir düzenleme yapılmamıştır. Özellikle belli ideolojik husumetlerle, disiplinsizlik kılıfı ile veya kendi isteği ile ayrılmaya mecbur bırakılarak öğrencilikten çıkarılanlara, gerçekten disiplinsizlikten ya da kendi isteği ile ayrılmış olanlara uygulanan yasal prosedürün uygulanarak altından kalkılamayacak tazminatlar ödettirilmesi, bu öğrencilerin ve ailelerinin ruhsal ve ekonomik yapılarında onulmaz yaralar açmaktadır. Askeri eğitim kurumları dışındaki bütün eğitim kurumlarında öğrencilikten çıkarılma sona erdiği için, artık öğrenci affı çıkarılması söz konusu değildir. Son çıkarılan öğrenci af yasası, geriye dönük olarak düzenleme yapmış, ileriye dönük ve sürekli bir yasal düzenleme olmadığı için, harp okullarından çıkarılan öğrenciler büyük haksızlıklar ve sıkıntıları ile baş başa bırakılmışlardır.
Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...