Web Tasarım Ankara

RİSALE-İ NUR’UN GENEL KAVRAM MİMARİSİ İÇİNDE HAŞİR RİSALESİ:

http://risaleakademi.org/?page=3&YaziID=136

Risale-i nur, Kur’an’ın dört maksadı bulunduğunu belirtir:

  1. Tevhid
  2. Nübüvvet
  3. Haşir
  4. Adalet ve Ubudiyet

----------------o--------------------o------------------o-----------

HAŞİR RİSALESİNİN SİSTEMATİK METODOLOJİSİ:

Haşir Risalesinde (Onuncu Söz) Haşir hakikati talim edilir.  Bu talimlerde, nefsin, aklın, vicdanın, kalbin ve ruhun menzilinde olan hakikatlerden başlanır.

Haşir hakikati beş ana metodla nefse, akla, vicdana, kalbe ve ruha talim edilir.

1- Kıyas-ı-temsîlî,

2- Kıyas-ı Adlî,

3- Kıyas-ı Nazîrî,

4- Ta’lim-i Esma-i İlahiye,

5- İmkanat-Vukuat…

----------------o--------------------o------------------o-----------

Kısaca izah edecek olursak:

1- Kıyas-ı-temsîlî: Temsil tarzında yapılan mukayese/kıyastır. Tam kıyas değildir.

a- İstib’adı izale,

 

b- Hakikati Fehme Takrib,

c- Kalbi kabule hazırlamak,

d- Ve Vahid-i kıyasi içindir…

Haşir Risalesi bir temsili hikâye ile başlar. Bu temsili hikâyedeki her bir kelimenin bir sureti, bir de manası/hakikati vardır. Bu sembolik anlatımı deşifre etmek gerekir.

Haşir Risalesi şöyle bir temsille başlar: “Bir zaman iki adam, Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki: Herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para, meydanda sahibsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp, ya çalıyor, ya gasbediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâb ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

"Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belaya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar. Şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et." dedi. Fakat o sersem inad edip dedi:

"Yok, mîrî malı değil, belki vakıf malıdır, sahibsizdir. Herkes istediği gibi tasarruf edebilir. Bu güzel şeylerden istifadeyi men'edecek hiçbir sebeb görmüyorum. Gözümle görmezsem inanmayacağım." dedi. Hem feylesofane çok safsatiyatı söyledi. İkisi arasında ciddî bir münazara başladı.

Evvelâ o sersem dedi:"Padişah kimdir? Tanımam." (Onuncu Söz Giriş paragrafı)

Temsil-i Hikâyedeki

İki Adam: Onuncu Söz, Mukaddime, Birinci İşaret’te şöyle deşifre edilir:

Hikâyedeki sersem adamın o emin arkadaşıyla, üç hakikatları var.

Birincisi: Nefs-i emmarem ile kalbimdir.

İkincisi: Felsefe şakirdleriyle, Kur'an-ı Hakîm tilmizleridir.

Üçüncüsü: Ümmet-i İslâmiye ile millet-i küfriyedir.”

(Ene-Hüve; Mana-yı İsmi-mana-yı Harfi kavramları ile de bu iki adamı irtibatlandıralım. Yani, birisi enesine tabi… Varlığa ve hadisata mana-yı ismi ve mana-yı nefsi ile bakıyor. Diğeri, Hüve’ye tabi, varlığa ve hadisata mana-yı harfi ile bakıyor.)

Cennet gibi bir memleket: Dünya…

Özetle, hikâye-i temsiliyede geçen sersem(her şeye mana-yı ismi ve mana-yı nefsi ile bakan) adam= Önce padişahı tanımam dedi… Arkadaşı mana-yı harfi nazarla padişahın varlığını ona gösterdi. Sersem adam bu kez , “Haydi padişah var” diyerek Salih amellere itiraz etti… Üçüncü aşamada ise Haşri ve ahireti inkâr ediyor.

Şöyle ki:

Evvelâ o sersem dedi: "Padişah kimdir? Tanımam.": Burada “Evvela” kelimesi, haşir hakikatini kemaliyle anlamak için, “evvela” Allah’ın varlığına kemaliyle iman etmek gerektiği

 

ifade ediliyor. Çünkü, sersem adam evvela padişahı tanımam diyor… Gelinen memlekette(dünyada) bir hükümdarın varlığına inanmak için, O’nu tanımak gerekiyor. “Padişah kimdir? Tanımam” lafzı, iki anlam ifade ediyor:

Birincisi Padişah kimdir tanımıyorum, yani bilmiyorum… Tanısam durum değişir… Cehl manasında…

İkincisi ise, Padişahın varlığını kabul etmiyorum… İnkâr manasında…

Demek ki, haşir bahsi, Allah’ın varlığına iman üzerine bina edilmiştir. Öncelikle Allah’ın varlığına, birliğine, azametine intikal edilmesi gerekir. Bu intikalleri sağladıktan sonra, haşir hakikatine intikal sağlanabilecektir. Bu sebeple, haşir risalesi, Ta’lim-i Esma’dır… Haşir Risalesini okurken, evvela “Padişah Kimdir? Tanımalı… Yani, evvela, Cenab-ı Hakk’ı tanımada cehlden ve inkârdan kurtulmalı…

Kim tanımalı? Sersem Adam… O da, nefs-i emmare, Felsefe tilmizi, millet-i küfriye… (Nefis, akıl, vicdan, kalp, ruh tanımalı)

Kim Tanıtacak? Kalbim, Kur’an-ı Hakim Şakirtleri, Ümmet-i İslamiye…

Tanıtabilmek için de evvela tanıtan çok iyi tanımalıdır…

Kıyas-ı Temsilide, önce dünyada şahid olunan bir padişahın hükmü altındaki bir memleket nazara veriliyor ki vukuattır. Muhatap ve müstemi, bu temsilden hakikate intikal ettiriliyor…

----------------o--------------------o------------------o-----------

2- Kıyas-ı Adlî:

YİRMİDOKUZUNCU SÖZ, İKİNCİ MAKSAD, İKİNCİ ESAS: Üçüncü âyet olan وَ مَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَبِيدِ gibi âyetlerin işaret ettiklerikıyas-ı adlînin hülâsası şudur ki:

Âlemde çok görüyoruz ki: Zalim, fâcir, gaddar insanlar gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise, bir nihayeti yoksa, zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü, kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabul etmediğinden; bilbedahe bir mecma'-i âheri iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfatını görsün. Tâ şu intizamsız, perişan beşer, istidadına münasib tecziye ve mükâfat görüp adalet-i mahzaya medar ve hikmet-i Rabbaniyeye mazhar ve hikmetli mevcudat-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin. Evet şu dâr-ı dünya, beşerin ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.(………)”

Sersem Adam, ikinci aşamada:

"Haydi padişah var; fakat benim cüz'î istifadem ona ne zarar verebilir, hazinesinden ne noksan eder? Hem burada hapis mapis yoktur, ceza görünmüyor."

Diyerek bu kez de amele/amellerin mükafat ve mücazat ile karşılanmasına itiraz ediyor….

 

Bu itirazlara, kıyas-ı adli ile karşılık veriliyor. Onuncu sözdeki suretlerin sonunda:

“Hiç mümkün müdür ki: Bir saltanat, bâhusus böyle muhteşem bir saltanat, hüsn-ü hizmet eden mutilere mükâfatı ve isyan edenlere mücazatı bulunmasın. Burada yok hükmündedir. Demek başka yerde bir mahkeme-i kübra vardır.”

“Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.”

Gibi kıyaslar, birer kıyas-ı adlidir. Kıyas-ı adlide, kâinatı muhit Adl hakikati nazara verilir. Adalet ise, tekvini adalet ve teklifi adalet olarak tasnif edilir. Farklı bir ifade ile müspet adalet ve menfi adalet… Müspet adalet, tekvini adalettir ki, bütün kâinatta hükmediyor. Ancak menfi adalet, yani insanların cüz’ü ihtiyarının taalluk ettiği hususlarda ortaya çıkan zulüm ve haksızlıkların cezalandırılması ve haklıların haklarının haksızlardan alınıp, hak sahiplerine verilmesi hususundaki adaletin bu dünyada tam gerçekleşmediğine dikkat çekiliyor ve kıyas-ı adli yolu ile bunun haşri iktiza ettiği açıklanıyor… Hem nefse, hem akla, hem vicdana, hem kalp ve ruha adaletin tecelli edeceği bir başka âlemi ihsas ve idrak ettiriyor…

3- Kıyas-ı Nazîrî: Haşrin dünyadaki benzeri olan hadiseler, özellikle de bahar mevsimi üzerinden Kıyas-ı Nazîrî yapılıyor.

Haşir risalesinde ve haşir bahsinin geçtiği bütün kısımlarda, haşrin dünyadaki numuneleri nazara verilir. En çarpıcı numune ise, bizzat insanın ilk yaratılışı ve bahar mevsiminde ağaçların yeniden dirilişidir. İnsanın ilk yaratılışı haşrin benzeri bir hadisedir. Çünkü, insanı hiçten yaratmaya kadir olan, tekrar yaratmaya da kadirdir…

Risale-i Nur’un genel metodolojisindeki, önce iman eden etmeyen herkesin gördüğü âlem-i şehadetten başlama, beş duyunun idrakinden başlama metodu, Kıyas-ı Nazîrî yapılırken de uygulanır. Gözümüzle görüyoruz ki; bilmüşahede görüyoruz ki, bak… gibi kelimeler, alem-i şehadetten başlama olduğu gibi, iman etsin, etmesin bakma ve görme duyusuna sahip her insandan da başlama anlamına geliyor… Yani önce vukuat nazara veriliyor. Haşrin numuneleri vukuattır. Haşir ise imkanattır.

----------------o--------------------o------------------o-----------

4- Ta’lim-i Esma-i İlahiye:

(Bu metod, aşağıda Mücib ve Hafiz isimleri örneğinde açıklanmıştır…)

----------------o--------------------o------------------o-----------

İmkanat-Vukuat: (Bu metod, “İnsan Der: Ölmüş, çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen de: Bidayeten kim yaratmış(vukuat) ise O diriltecek(imkanat)”… mealindeki ayetin tefsiridir. Yani vukuata kadir olan imkanata da kadirdir…)

Şöyle ki:

ONUNCU SÖZ, YEDİNCİ HAKİKAT, HAŞİYESİ: (Haşiye): Evet zaman-ı hazırdan, tâ ibtida-i hilkat-ı âleme kadar olan zaman-ı mazi; umumen vukuattır. Vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi, her bir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitabdır ki kalem-i kader ile tersim edilmiştir. Dest-i kudret, mu'cizat-ı âyâtını onlarda kemal-i hikmet ve intizam ile yazmıştır.

Şu zamandan tâ kıyamete, tâ Cennet'e, tâ ebede kadar olan zaman-ı istikbal; umumen imkânattır.

Yani mazi vukuattır, istikbal imkânattır.

İşte o iki zamanın iki silsilesi birbirine karşı mukabele edilse; nasılki dünkü günü halkeden ve o güne mahsus mevcudatı icad eden zât; yarınki günü mevcudatıyla halketmeye muktedir olduğu hiçbir vecihle şübhe getirmez.(Vukuat, imkanatın vukuunun da delilidir)

Öyle de şübhe yoktur ki: Şu meydan-ı garaib olan zaman-ı mazinin mevcudatı ve hârikaları; bir Kadîr-i Zülcelal'in mu'cizatıdır. (Vukuatı)

Kat'î şehadet ederler ki: O Kadîr, bütün istikbalin, bütün mümkinatın icadına, bütün acaibinin izharına muktedirdir.

Yani bu haşiyede deniliyor ki: İman eden inkar eden, gözü ile gördüğü vukuata; yani kendisinin ve dünyanın ve kainatın varoluşuna kadiriyet hakikatini gördüğü gibi, zaman-ı istikbaldeki kendisinin ve bütün insanların da haşrine ve ahiretin de vukuatına kadir olduğunu anlamalıdır… Kısaca, vukuatı icad eden kudret, imkanatın vukuuna da kadirdir…

Yine imkanat ve vukuat kavramları ile haşir hakikatinin izahı Mesnevi-i Nuriye’de de şöyle açıklanmıştır:

Mesnevi-i Nuriye: ŞULE – İ'lem Eyyühel-Aziz! İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:

Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlâd ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnuu olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni'in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna şehadet eden bir takım mu'cizelerdir.”

ÖZETLEYECEK OLURSAK:

Zaman-ı hazırdan, ta iptia-i hilkat-i âleme kadar olan zaman-ı mazi umumen vukuattır.

Şu zamandan ta kıyamete kadar olan zaman-ı istikbal umumen imkanattır. Yani mazi vukuat, istikbal imkanattır. (Bk. 33. Söz/30. Pencere- imkân ve hudus bahsi… Bk. Nokta Risalesi- imkân bahsi…)

Bu vukuata kadir olan Zat, istikbaldeki mümkinata da kadirdir. Vukuatın misline de kadirdir…

Vukuatı izhar eden, mümkinatı da izhara muktedirdir…

İnsanın ilk yaratılışı vukuat, haşri ise imkanattır.

Mümkinatın izharına, vukuat şahittir… Delildir.

----------------o--------------------o------------------o-----------

Risale-i Nur’daki bu beş metod, tamamen ayetlere dayandırılıyor. Çünkü, bu üç kıyas ve talim-i esma ve imkanat ve vukuat metodu Kur’an’da yapılmaktadır.

 

----------------o--------------------o------------------o-----------

İSM-İ MÜCİB VE HAFİZ TALİMİ İLE HAŞİR HAKİKATİNE İNTİKAL:

GENEL AÇIKLAMALAR:

Haşir Risalesini, Risale-i Nur’un temel kavramlarından bağımsız olarak anlayamayız. Risale-i Nur’un bütün bahislerinin “İNTİKAL TALİMLERİ” yaptığını düşünürsek, Haşir Risalesinde de haşir hakikatine intikal talimi yapılmaktadır.

Haşir hakikatine intikal edebilmemiz için, haşiri iktiza eden esma ve sıfatlara intikal etmemiz gerekir.

“Nasılki şu âlem bütün mevcudatıyla Sâni'-i Zülcelal'ine kat'î delalet eder; Sâni'-i Zülcelal'in de sıfât ve esma-i kudsiyesi, dâr-ı âhirete delalet eder ve gösterir ve ister.” (Onuncu Söz, Dördüncü Hakikat-son cümlesi)

Şu alem ve bütün mevcudat, Cenab-ı Hakk’ı bisıfatihi göstermektedir.

Haşrin faili olan Cenab-ı Hakk’ı bi ef’alihi, biesmaihi ve bisıfatihi görebilmeliyiz ki, O’nun Haşri gerçekleştirmeye ilmi, iradesi ve kudreti bulunduğunu anlayabilelim. (Nokta Risalesindeki, “Muktazi vardır”; “Fail Muktedirdir” bahislerini hatırlayalım…)

Bu sebeple, Haşir Risalesi bir talim-i esma ve sıfattır. Bu sebeple Haşir Risalesi bu nokta-i nazardan okunmalıdır.

-Risale-i Nur, vücud, vahdet, azamet, Rububiyet, Ehadiyet ve Vahidiyet, Tevhid ve Haşir konularını esmaya dayandırarak açıklıyor.

Bu sebeple, Mevcudat ayinelerinde cemallerinin gösteren Esma-i kudsiye-i İlahiyeyi anlamadan,  Cenab-ı Hakk’ın vücudunu, vahdetini, azametini,  Kudretini, Rububiyetini, Uluhiyettini, Tevhidi ve Haşir hakikatini de anlayamayız.

Haşir Risalesindeki suret ve hakikatlerdeki esmaların eşleşmesine dikkat etmeliyiz. Bu esmaların dünyadaki tecellileri, ahiretteki tecelliye delalet etmektedir.

BU SEBEPLE, ONUNCU SÖZ OKUNURKEN, OKUNAN HER SURETE TEKABÜL EDEN HAKİKAT OKUNMALIDIR. YANİ BİRİNCİ SURET OKUNUNCA, ARKASINDAN İKİNCİ SURET DEĞİL, BİRİNCİ HAKİKAT OKUNMALI SONRA İKİNCİ SURET-İKİNCİ HAKİKAT….

----------------o--------------------o------------------o-----------

1- ONUNCU SÖZ, BEŞİNCİ SURET; BEŞİNCİ HAKİKAT : (İsm-i Mücib ve Rahim)

Haşir Risalesindeki Suretler =Vukuata bakıyor.(Esma tecellisi)

Haşir Risalesindeki Hakikatler= İmkanata bakıyor…

Haşir Risalesinde Suretlerde Esmalardan kaynaklanan fiiller nazara veriliyor. Bu fiillerin bir numune, bir suret olduğu, hakikatlerde ise bu suretlerin asıllarının haşri nasıl iktiza ettiği gösteriliyor.

Bu husus, Altıncı Hakikatin Haşiyesinde şöyle açıklanıyor:

(Haşiye-1): Evet madem her şeyin kıymeti ve dekaik-ı san'atı gayet yüksek ve güzel olduğu halde; müddeti kısa, ömrü azdır. Demek o şeyler nümunelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve madem müşterilerin nazarlarını, asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaziyet vardır. Öyle ise, elbette şu dünyadaki o çeşit tezyinat; bir Rahman-ı Rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibadına hazırladığı niam-ı Cennet'in nümuneleridir, denilebilir ve denilir ve öyledir.”

Suretlerde Esmaların nisbi hakikatleri örneklerle açıklanıyor. Bu nisbi tecellilerden, o esmanın mutlak mertebesine intikal sağlanıyor. İlim irade, hikmet ve kudret itibariyle mutlak sıfatlara intikal intikalle, bu sıfatlardan kaynaklanan esmaların mutlak mertebelerine intikal eden insan, bu esmaların haşri iktiza ettiğini ve haşrin bu mutlak esma ve sıfat mertebesinde mümkün olacağı hakikatini idrak etmiş oluyor.

Risale-i Nur’daki suret kavramı, âlem-i şehadette gördüğümüz cismani varlık ve hadiseler anlamına geliyor. Yani vukuat… Nasıl ki, hal ve mazideki insanların yaratılması umumen vukuattır. Yarın ve istikbaldeki doğacaklar ise imkanat… Mazi, hal ve istikbal arasında bir vukuat silsilesi ve akışı vardır. Birbirinin devamıdır. Olanlar, olacakları gösteriyor… Öyle de, âlem-i şehadette gördüğümüz varlıklar ve hadiseler de bir akıştır ve birbirinden ayrılmazlar. Yani vukuatlar, imkanatın zuhurudur. Dolayısıyla vücud-u harici mertebesidir. İstikbaldeki vücud-u ilminin vukuuna da ipuçlarıdır.

Beşinci Suret’e bu algı ile baktığımızda, İsm-i Mücib ve Rahim’in hal ve mazideki tecellileri, yani vukuatı, istikbaldeki tecelliye de delil teşkil etmektedir.

Şöyle ki:

Mahlûkatın haceti görülüyor, işitiliyor, Rahimane, Kerimane, Kadirane cevap veriliyor… Yani, en adi bir varlığın, en küçük bir hacetine cevap veriliyor. Bu cevap kesintisizdir. Varlıkların devamı, hacetine mukabele ile mümkün bulunuyor. Varlık, hususan zihayat olanlar ve kâinattaki nizam ve intizam devam ettiğine göre, mukabele de devam ediyor demektir.

Şu âlemdeki mevcudatta İsm-i Mücib ve Rahim görülüyor.

Mesela: Dünyevi hacetlerimizi düşünelim, nefes, işitme, görme, yürüme- gıda- sindirim- konuşma- sağlık- v.s. … sonsuz hacet sonsuz cevap… (Mücib ismi tecellileri…) Bütün bu hacetler- nefes her an-… gibi- tekerrür ediyor. İcabet de tekerrür ediyor.

Dünyadaki hayatın devamında havanın etkisini düşünelim. Her an ihtiyaç var, her an ulaşılacak bir şekilde dünyayı sarmalamış. İnsana, bitkiye ve hayvanlara her an ulaşacak bir biçimde yerleştirilmiş. İhtiyaç periyotlarına cevap teşkil edecek bir şekilde dünya bir atmosfer ile kaplanmış. Atmosferin içindeki gaz oranlarının korunması, insan, bitki ve hayvanların soluması için dâhili cihazatının da ihtiyaç periyotlarına uygun bir biçimde teşkili, solunum ihtiyacına icabet edildiğini açık bir biçimde gösteriyor… İnsan ve hayvan, solunumsuz ortalama üç dakikada ölebilir. Adeta İhtiyaç-cevap aralığı, bir saatin saniye tiktakları gibi… Demek ki, her an İsm-i Mücib ve Rahim’in cereyanı altında bulunuyoruz… Ve, varlığı ve hadisatı muhit bir Mücib ve Rahim hakikati var…

İsm-i Mücib ve Rahim tecellisi olan hadisat göstermektedir ki, kâinatı, hususan zişuur ve ziruh mahlûkatı muhit bir hacete cevap hakikati cereyan ediyor…

Bu hakikati bir vukuat olarak gördükten sonra, şimdi geliyoruz bu iki ismin haşri nasıl iktiza ettiğine…

Varlık, ihtiyaç lisanı ile daima dua halindedir. Yani talep halindedir.

En adi bir varlığın en küçük bir hacetine cevap veriliyor. Bu cevap, varlığı, varlığın hacetini bilme(ilim), o varlığa merhamet ve şefkat etme(Rahim), ve hacetini karşılamayı isteme(irade), ve karşılamaya gücü yetme (Kudret) ve karşılama (İsm-i Mücib) manalarını gösteriyor…

Kâinatı yaratan, terbiye ve idare eden ve tasarruf eden Rabbin en büyük abdi Hz. Muhammed’dir (S.A.V). Bütün insanlığı temsilen, bu Rabbe en büyük hacetini arz ediyor ve beka için dua ediyor.

Beka haceti, insanın en büyük hacetidir…

Elbette, en edna bir varlığın en küçük bir hacetine cevap veren, En büyük abdin, en büyük hacetini bildiren ve isteyen en büyük duasına da cevap verecektir…

Varlığın en eşrefi Hz. Peygamber. O’nun(S.A.V.) en büyük duası, ise saadet-i ebediye… İnsanlığın en büyük haceti de saadet-i ebediye, yani bekadır…

Hz. Peygamber de, bu en büyük haceti dua lisanı ile istiyor. Umum hacet sahipleri için istiyor. Ve umum hacet sahipleri de bu duaya iştirak ediyor …

İman etsin, etmesin her insan lisan-ı hal ve ihtiyaç ile beka istiyor ve Hz. Peygamberin duasına âmin diyor…

----------------o--------------------o------------------o-----------

Şöyle ki: Bu hususta birkaç Misal:

“Hayat o kadar güzel, alınacak zevkler öylesine çok ki, insanın ölesi gelmiyor. İnsanoğlunun rüyası ölümü öldürmektir. Öykülerimiz, romanlarımız, şarkılarımız, şiirlerimiz bundan bahseder, bu özlemle doludur.”  Neden?...

Yakın geçmişte vefat eden ünlü İtalyan aktör Marcello Mastroianni’ye sağlığında: “Hayatınızda esefle karşıladığınız bir olay var mı ?” diye sorulduğunda : “Evet var, insanın ölmek zorunda olması” diye cevaplamıştır.

Yeni Yüzyıl Gazetesinin 23.12.1996 tarihli sayısındaki yazısında Gülay GÖKTÜRK:

“çevremdeki insanların “ölümlü oldukları” gerçeğini unutabilmelerine, bu korkunç gerçek yokmuşçasına yaşayabilmelerine şaşıyorum. Böyle bir kaçınılmazlık, çaresizlik karşısında ve bir geri sayım duygusu içinde, akıl sağlığımızı nasıl koruyabildiğimizi, bu “gerçeği” unutarak nasıl varolabildiğimizi anlayamıyorum.

Ölüm denen gerçeğin korkunçluğuyla daha dokuz-on yaşında bir çocukken tanıştım. Anneannem sık sık elimi tutar ve ‘ben ölünce beni hatırlayacak mısın?’  diye ağlardı. O zamanlar onun için çok üzülür ve ‘iyi ki ben henüz çocuğum ve iyi ki annem ve babam henüz çok gençler’ diye sevinirdim. Yaşamak zorunda olduğum acıların çok uzakta oluşunu düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırdım.

O yıllardan beri, tıbbın yaşlılık ve hastalıklar karşısında kazandığı zaferlerin sevincini ta içimde duydum. Ortalama insan ömrünün yüz yıla, yüz elli yıla çıkacağı günlerin hayaliyle avundum. Bilimin ölüm karşısında kazandığı her mevzide sevdiklerime ve kendime, ‘ha gayret, sıkın dişinizi’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.”

Bu sözler aslında ne anlama geliyor?

 

Vatan Gazetesinin 16.06.2004 tarihli nüshasında İzmir Belediye Başkanının vefatı sebebiyle Zülfü Livaneli:

“Ahmet Piriştina'nın ölüm haberini alınca vurgun yemiş gibi olduk hepimiz. İnsan hayatının anlamsızlığı, her şeyin bir saniyede yok olup gidebileceği bilinci bir kez daha şamar gibi indi yüzümüze. Onca birikim, onca çaba, onca başarı hiçbir işe yaramıyor.

Herkes, içinde zamanı ayarlanmış bir saatli bomba ile dolaşıyor ve bu vadeyi bilmediği için de gülüyor, kavga ediyor, hırslara kapılıyor, gelecek planları yapıyor ve sonra ya göğüste bir sızı, ya sol kolda bir ağırlaşma; sonra... Hiçlik!”

Bu cümleler insanın hangi özlemini tercüme ediyor?

Ölünce dini bir tören yapılmamasını ve Müslüman mezarlığa gömülmemesini vasiyet eden yazar Aziz NESİN: “İnsan insanı öldürmesin, ister kaza, ister cinayet; insanlar insanları öldürmesin ne savaşta ne barışta; Devlet insanı öldürmesin ister yasal, ister yasadışı; insan kendini öldürmesin ister birden, ister yavaş yavaş; insan kendiliğinden de ölmesin ister hastalıktan, ister yaşlılıktan; anladığım onca şey var ki dünyada, ama en anlamadığım ölmek”

Bu şiir insanın hangi gerçeğe isyanını anlatıyor?

Tito'nun İtirafları

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına taşmış bir insan olan Salih Gökkaya, "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrad'a gittiğinde ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito’dan şu sözleri nakleder: "Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak... Milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı.”

Bu itiraflar, hangi pişmanlığı haykırıyor?

Saçı ağaran bir insanın saçlarını boyatması, yüzü kırışanların estetik ile gerdirmesi, insanın ayrılıklardan hüzünlenmesi, ölümün ardından damlayan gözyaşları…

Bütün bunlar aslında her insanın   “ölümsüzlük özlemini”; insanın beka için yaratıldığını ve bekayı aradığını göstermiyor mu?

İnsan yaratılışının bir gerçeği olan bu özlemin ve arayışın hiçbir anlamı yok mu?

Evet, bütün bunların bir anlamı var : “O vermek istemeseydi, istemek vermezdi.”

----------------o--------------------o------------------o-----------

İnsanın zeval ve firaktan müteellim olması- ebedi beraberlik istemesidir. İhtiyarlanan- saçı ağaran bir insanın saçını boyaması- estetik yaptırması- ebedi gençlik arzusudur. Ölümün ardından damlayan gözyaşları ebedi bir hayat isteyişin cisimleşmiş bir ifadesidir. Evet, insan lisan-ı hal, lisan-ı kal, lisan-ı ihtiyaç ile beka istiyor… Demek ki, Beka bir hacet-i ammedir…

Görüldüğü gibi, insan, iman etsin, etmesin fena ve zeval hakikatinden muzdariptir.

Demek ki insanın en büyük haceti fena ve zevalden halas bulmasıdır.

İnsanda Arzu-yu beka hakikati vardır. İnsanlara arzu-yu beka hükmediyor.

İnsanın bu en büyük hacetine, insanın en eşrefi olan Hz. Muhammed, bütün insanlık namına dua ve talepte bulunmaktadır. Hz. Muhammed (S.A.V), bütün beşer (mazi, hal ve istikbali muhit) olarak talep edilen en büyük haceti, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyeden şefaat talep ederek istiyor…

Ve bütün insanlık da, lisan-ı hal, lisan-ı ihtiyaç ve kal ile bu duaya iştirak etmekte ve amin demektedir.

Hz. Muhammed’e vahyolunan Kur’an hakikati de bu en büyük fıtri hacete cevap olduğunu neşir ve ilan ediyor.

Hz. Muhammed (S.A.V.) ve O’na vahyolunan Kur’an, İnsan nedir, kimdir, nereden geliyor, nereye gidiyor- suallerine cevap veren yegâne hakikattir.

Demek ki, en edna bir varlığın en küçük hacetine şefkat ve merhametle icabet eden Zat(C.C.), varlığın en eşrefi olan insanın en büyük haceti için, insanın en eşrefi olan Peygamberlerin ve Peygamberlerin en eşrefi olan Hz. Muhammed(S.A.V.) in umum insanlık namına yaptığı dualarına da icabet edecektir.

Nasıl ki, ana rahmindeki bir çocuk, el, ayak, göz, kulak, mide ve akciğerler lisanları ile ana rahmine sığmıyor. Bu azalarını kullanabileceği bir başka memleketi talep ediyor. Bu azaların her birinin işe yaradığı bir dünya hayatı ile bu hacetlere icabet ediliyor.

Bu dünyada da, bütün insaniyet, bütün istidadı ile beka istiyor… İnsanın bu dünyada karşılığı olmayan bütün bu istidatları gösteriyor ki, insanın en büyük haceti, bekadır.

Mahlûkatın ihtiyaç istidadını veren, bu ihtiyaca, bu hacete de cevap verecektir…

Beka hacetine, ancak haşir ve ahiret ile icabet edilebilir.

İşte Mücib ismi, insanın ve hayvanların ve bitkilerin bütün ihtiyaçlarına bu dünyada cevap verdiği gibi, fena ve zeval sebebiyle bu dünyada karşılıksız kalan insanın bu en büyük hacetine de haşir ve ahiret ile cevap verecektir.

Muvafık Mukabele sırrı: İnsanın beka hacetine muvafık cevap, ancak haşir ve ahiret ile verilebilir. Bu hacete cevap ism-i mücib ve Rahim’in muktezasıdır.

İsm-i Mucib hacetlere cevap nokta-i nazarında cami isimdir. Galib-i esmadır. Mahlûkatın hacetine icabet ef’alinin muktazisi olan bütün isimleri camidir.

Eğer insan beka için yaratılmamış olsaydı; esfel-i sefiline, fenayı mutlaka sükût edecekti. Hayat faidesiz, kıymetsiz, abes olacaktı. Ancak, beka ile insan ala-yı illiyyin’e doğru derecelenir. O nisbette kıymet kazanır. Ulvi vazife sahibi (mükellefiyet) mektubat-ı samedaniyye olma derecesi kazanır…

Demek insan başıboş değildir…

Cenab-ı Hakk’ın Bekası- Zati

Kulun Bekası- Arızi

Bu sebeple- Baki’ye müteveccih olan bir nev-i beka’ya mazhar olur…

Akrebiyeti İlahiye ve huzur halini bu icabet hakikatinden (Mücib ismi tecellilerinden) inkişaf ettirebiliriz…

----------------o--------------------o------------------o-----------

 

2- ONUNCU SÖZ, YEDİNCİ SURET; YEDİNCİ HAKİKAT : (İsm-i Hafiz; İsm-i Rakib)

Hafiz= Yarattıklarını gözetip esirgeyen, amellerini koruyan Allah…

Rakib= Görüp gözeten, koruyan, yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (c.c)… (murakebe eden)

Haşir Risalesi Yedinci Surette, İsm-i Hafiz tecellisi olan hadisat nazara veriliyor. Çekirdekler, tohumlar, nutfelerle ve insan ve hayvanların hafızaları ile zihayat varlıklarda bir hafiziyet hakikati -Kayıt, yazılım, zabt hakikati - cereyan ettiği gözle görülüyor.

Keza, Nüfus cüzdanları bir nüfus kütüğünün uçlarıdır.

Tapu senetleri, bir tapu kütüğünün uçlarıdır.

Aynen öyle de, kâinatta cereyan eden bu hafiziyet tecellileri de bir Levh-i mahfuzun varlığını gösterir.

Bilim ve teknolojinin ilerlemesine paralel olarak hafiziyet tecellileri de artmaktadır. İnsanların kontrolü artık her eve, her iş yerine, her araca ve her sokağa yerleştirilen mobese kameraları ile sağlanmakta, bu mekânlarda olup bitenler kayıt ve muhafaza altına alınmaktadır.

Dünyada görülen bu Hıfz ve muhafaza hakikati, Kanun-u hafiziyetin cereyanıdır…

Kâinatta bir kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza fiili cereyan ediyor.

Yedinci Surette nazara verilen bu hıfz ve hafiziyet fiillerinin hakikati, Yedinci Hakikatte şöyle izah edilmiştir:

Hıfz ve Hafiziyet, ism-i Hafiz ve Rakib’in cilvesidir…

Her şeyin neticelerini eleyen bir Hafiziyet, bir türlü muhasebe kasdının harici âlemdeki fiili tecellisi olduğu anlaşılıyor. Çünkü kasdın varlığı, harici âlemdeki fiillerden anlaşılır.

Evet, kâinatı muhit bir idare, tedbir (Rububiyet) hakikati var. Her şey nizam ve mizan içinde muhafaza ediliyor.

Nasıl ki, trafik suçları ya da genel suçlar mobese kameraları ile gözetiliyor ve insan bir gözetim altında tutuluyor, suçlular tespit edilip adli muameleye maruz kalıyor; aynen öyle de, İnsanın Rububiyet-i ammeye temas eden amelleri ve fiilleri muhasebe eleğinden geçirilmek için muhafaza edilir.

Yani, hıfz ve hafiziyetin hikmeti, muhasebedir…

Bu dünyada dahi, işlenen suçlarda gören insanların hafızalarında kaydedilir. Ta ki, görecekleri adli muamelede tanık olarak dayanak olsun. Her insanın, diğer insanın hafızasında veya devlet hafızası olan adli sicilde, bir nev-i geçmişteki fiillerinin kaydı vardır ki, ta gelecekte ona göre muamele görsün…

Kanun-u Hafiziyetin azamet-i ihatası, muhasebenin ciddiyetini gösteriyor. İnsan, büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan bir varlıktır. O vazifenin ehemmiyeti nisbetinde, amellerinin hıfzı da ehemmiyetlidir.

Tek bir tohum çekirdeği hıfzettiği gibi, bütün tohumların heyet-i mecmuası da, müteakip baharı, hatta müteakip tohumları ve baharları hıfzediyor. Bu durum, bu kâinatta Hafiziyetin ne derece kuvvetli ihata ve cereyan ettiğini gösteriyor.

Kâinatta ve dünyada ve baharda bilmüşahede gördüğümüz bu Hafiziyet, geçici, adi, bekasız, ehemmiyetsiz şeylere taalluk ile sınırlı değildir. Âlem-i gayb, âlem-i ahirette neticeler verecek, muhasebe edilecek amellere de taalluku vardır. Hatta buradaki Hafiziyet, umumi ve baki Hafiziyetin uçlarıdır…

Sonbaharda bitkilerin tohumları ve böceklerin yumurtaları yeryüzüne seriliyor. Adeta, yeryüzü bir Hafiziyet libası ile örtülüyor. Baharda, Fettah ismi ile bütün bu tohumlar ve yumurtalar açılıyor. Yeryüzü bitki, ot ve böceklerle dolup taşıyor…

Bitki ve böceklerin amelleri, tekvini amellerdir. Bu tekvini ameller aynen hıfz ve muhafaza edilip, müteakip baharda tekrarlanıyor. Ancak insan sadece tekvini amellere değil, teklifi amellere de istidatlıdır. Dolayısıyla, insanın hıfzı, sadece tekvini amelleri değil, asıl teklifi amelleri hıfzedilmektedir ki, bu amellerine göre bir surette yeniden haşrolsun…

İnsan yaşadığı dünya hayatının tohumu hükmünde… Dünyada açılır, bir hayata dönüşür. Sonra, amellerinin yazılması ile hayatın heyet-i mecmuası bir tohum şeklini alır. Ahirette o tohum sümbüllenecek…

İnsanın hem tekvini hem de teklifi amelleri bu dünyada tam tecelli etmiyor. Mesela, zalim zulmü ile mazlum ahı ile bu dünyadan göçüp gidiyor. Hıfz ve muhafazanın iktiza ettiği muhasebe, bu dünyada tam gerçekleşmiyor. Demek bir mahkeme-i Kübra var… Oraya bırakılıyor…

----------------o--------------------o------------------o-----------

Risale-i Nurda Haşir akidesiyle doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan bölümleri şöyle sıralayabiliriz:

1- 10. Söz- (Haşir bahsi, en geniş ve müstakil manada Onuncu Söz’de ele alınmıştır. Ancak, Onuncu Söz merkez alınarak, aşağıdaki bahisler de okunup iyi anlaşıldığında, Haşre yakin elde edilecektir.)

2- 24. Sözün 2. Dalın sonunda bazı esmanın derecesine çıkmayanın haşri taklîdî olarak inanmaya mecbur kaldığı anlatılır ki, çok önemlidir.

3- Onuncu Söz, Hatimesinde : "Haşr-i A'zam, İsm-i A'zamın tecellisiyle, Cenab-ı Hakk'ın ism-i A'zam'ının ve her ismin mertebesindeki tecellisiyle zâhir olan ef'al-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i azam bahar gibi kolay ispat ve kat'î iz'an ve tahkîkî iman edilir." denilir.

İşte, Cenab-ı Hakk'ın esmasıyla alakalı, esma-i ilahinin tecelliyatı, envâları, derecâtı, esma-i Hüsna ve ism-i A'zamlar ile geniş bir malumat sahibi olmak gerekir. Bunun için de;

a- 20. Söz’deki Talim-i Esma bahsi ve hakikati iyi kavramalıdır.

b- 24. Söz’ün Birinci Dalı iyi okunmalıdır.

c- 24. Mektub’un başı özellikle çok iyi okunmalıdır… Sualin cevabı olan beş remiz önemlidir.

d- 12. Söz’ün 4. Esası’nın iyi anlaşılması…

e- Esma-i ilahinin ve tecelliyatının iyi anlaşılması için 25. Sözün, ikinci şulesinin ikinci nurunda geçen 10 nükte-i belagatın tamamını çok iyi okumak gereklidir.

f- 31.Sözde miracın esma-i ilahiye ile münasebetindeki, esma-i ilahiyeyi iyi kavramalıdır.

g- Esma-i İlahi ve ism-i A'zamlar yönüyle 30. Lem'ada ki altı ism-i A'zam iyi anlaşılmalıdır.

4- 16. Söz’ün İkinci Şuası’nın iyi okunması, Allah'ın kudreti yönüyle haşre bakan önemli noktalar vardır.

5- 24. Söz’ün 2. Dalı’nı teemmül ve teenni ile haşre bakan yönüyle okuyunuz.

6- 25. Söz’ün İkinci Şu’lesi’nin Üçüncü Nuru’nu okuyunuz.

7- 25. Söz’ün Birinci Şu’lesi’nin, İkinci Şuası’nın içindeki Beşinci Lem'a’nın "Üçüncü Işık" bölümünde haşirle alakalı anlatılan hususlar vardır.

8- Cennet ve cehennem yönüyle, hem delilli, hem yerini, tasvirleriyle beraber öğrenmek için 28. Söz’ü okuyunuz. Birinci Mektub’un Üçüncü Suali’yle beraber okuyabilirsiniz. Üçüncü Mektub’un son bölümünde, Haşir meydanına gitmenin yolu anlatılır. Ayrıca Onuncu Mektub’un sonunda "Haşir meydanı nerededir?" sorusunun cevabı vardır.

9- Haşir ile alakalı, külli anlatımlardan çok önemli bir yer de, 29. Söz’dür.

10. 29. Söz’ün beka-i ruhla alakalı yönlerinin çok önemli izahları olan 20. Mektub’un İkinci Makamı’nın Onuncu Kelimesi’ndeki izahlar çok ama çok önemlidir.

11- Lem'alar’dan 17. Lem'a’nın, On Beşinci Notası’ndaki üç mes'ele'den özellikle ism-i Hafîz'ın anlatıldıgı "Birinci Mes'elesi" haşirle alakalıdır.

12- 30. Lem'a’nın, İkinci Nüktesi’nde "ADL" isminin izahının sonucu haşre bakıyor. Oraya da bakınız.

13- Özellikle Şualar’daki 9. Şua haşirle alakalı pek önemli gerçeklere dikkat çekmektedir. Dikkatinizi çekerim.

14- 11. Şua’nın Yedinci Mes'elesi’nde, özellikle gençlere yönelik haşrin bir izah ve anlatım tarzı var.

15- 20. Mektub’un hem Birinci Makamı’nda, hem İkinci Makamı’nda, hem 15. Şua’nın kelime-i tehlilin izahı olduğu yerdeki "On Birinci Kelime"nin izahlarının olduğu yerden "Dönüş Allaha'dır." ölçüsü içinde haşrin anlatılması vardır.

16- Mesnevi-i Nuriye'deki Lem'aların, "Altıncı Lem'a"sında haşirle alakalı önemli açılımlar vardır.

17- Mesnevi-i Nuriye'nin başlarındaki, "Lasiyyemalar" başlığında anlatılan bölümde beka-i ruh ve haşirle alakalı münasebete dikkat çeken ana bir bölümdür. Özellikle, "Aziz arkadaş! İman-ı billah" ile "ahiret imanı" arasındaki telazuma geldik, "Hazır ol, dinle…" bölümü çok derin ve çok daha önemlidir. Erkan-ı imaniye arasındaki münasebet ve mülazemet yönüyle ele alınmaktadır.

18- Mesnevi-i Nuriye'de, Zeylü’l-Hubab'da, bir i'lem de "Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar…" diye başlayıp devam eden bölüm de haşirle alakalıdır.

19- İşaratü'l-İ’caz'da, "Ve bilahiretihüm yükinûn" ayetinin olduğu bölümde medarlar halinde haşirle alakalı en önemli ve ağırlıklı mevzular anlatılır. Risalelerde haşirle alakalı ana bölümlerinden bir tanesidir.

20- Yine İşaratü'l-İ’caz'ın taraflarında "Ve beşşirillezine Amenü..." ayetinin tefsirinde de, Haşir ve ahiretle alakalı çok farklı hususlara dikkat çekilir.

21- 11. Şua’nın 9. Mes'elesi’nde de bazı önemli ipuçları bulacaksınız…

----------------o--------------------o------------------o-----

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...