Web Tasarım Ankara

Temsil ve Hakikati

 

Mesela, küre-i arz (yer yüzü) rengarenk muhtelif (çeşitli) ve küçük küçük cam parçalarından farz olunursa,

(Yani, dünyanın yüzünü rengarenk  bir ayna ile kaplayıp, sonra bu tek aynayı kırsak ve milyonlarca farklı şekil, büyüklük, renkte parçacıklara ayrılsa, ayna bütün iken o aynaya bir tek güneş görüntüsü aksederken, kırılınca, o aynacıklar adedince güneşin akisleri görülecektir.)

Her biri başka hasiyetle(özellikle) levnine(rengine) ve cirmine (büyüklüğüne) ve şekline nispetle(oranla)şemsden (güneşten) bir feyiz (ısı/ışık/renk) alacaktır.

(Yani, o ayna parçalarının her birinde güneşin bir aksi belirecektir. Ancak, bu akisler, ayna parçaları adedince farklı olacaktır. Çünkü, kırılan ayna rengarenk olduğundan, parçaların her biri de farklı renklerde olacak, büyüklüğü farklı olacak, şekli farklı olacaktır. Bu farklılıklar da güneşin yansımasında farklılıklar olarak ortaya çıkacaktır.

Ayrıca, güneşin yansıması sadece görüntü ile sınırlı değildir. Aynadan ısısı da, ışığı da ve 7 rengi de aksedecektir. )

Şu hayali feyiz ise, ne güneşin zatı ve ne de ayn-ı ziyasıdır.

(Yani o ayna parçalarındaki güneşin akisleri ne güneşin kendisi, ne de ısı ve ışığının aynısıdır.)

Hem de ziyanın temasili (görüntüleri) ve elvan-ı seb’asının  (yedi rengi) tesaviri (temsilleri)  ve güneşin tecellisi(görünmesi) olan şu güna-gün (çeşit çeşit) ve rengarenk (güneşin akisleri) faraza lisana gelseler, (konuşsalar)her biri "Güneş benim gibidir" veyahut "Güneş benim" diyeceklerdir.

(Yani güneş her bir aynada, yedi rengi, ısısı, ışığı ile her bir ayna parçasında çeşit çeşit tecelli edecektir. Eğer o ayna parçalarındaki her bir misali güneş konuşsa, her biri “güneş benim gibidir, bana benzer” veya “güneş benim” diyecektir.)

Temsil bitti.

Şimdi bu temsil ne anlama geliyor… Bu temsil, manaya intikal ile alakalı bir temsil. Eğer bu temsilden manaya intikal edebilirsek, varlıkların her birinin birer tecelligah olduğunu idrake başlayabiliriz…

Bunun için bir takım ön bilgiler gerekiyor:

 

Manaya İntikalde Temel Kavramlar

 

MÂNÂ : İç, içyüz, bir sözden veya bir şeyden anlaşılan, bir lâfzın veya bir şeyin delâlet ettiği şey demektir. 

HARF: “Kendisinde bir mânâ olmayıp başkasının mânâsını gösteren” demektir. Mânâ aynıdır, ama harf değişik olabilir. Değişik milletlerin alfabeleri farklıdır. Ancak, aynı mânâ değişik şekiller, semboller ile ifade edilebilir. Yani, asıl olan harfin şekli, biçimi değil, mânâdır.

İSİM : Kendisinde bizzat mânâ olandır.

MÂNÂ-YI HARFΠ :Başkasının mânâsını göstermek. Başkasının bilinmesine hizmet etmek. Kendisini değil de başkasını veya sahibini, ustasını, kâtibini anlatan, bildiren, tarif eden mânâ. Mana-yı Harfi bakış, sanata, sanatkarı namına bakmaktır. Böyle bir bakışta her sanat eseri, sanatkarını tanıtan, O’nun isim ve sıfatlarına delalet eden bir harf hükmünde olur. Resimde ressamı, heykelde heykeltıraşı görmek gibi…

MÂNÂ-YI İSMÎ : İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Esere bizzat kendisi namına bakmaktır. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. Böyle bir bakışta, eserin sanatkarına delaleti gizlenir, sadece eser görülür. Eser takdir edilir. 

Pencereye bakmakla pencereden bakmak elbette bir değildir.

İşte, mânây-ı ismî pencereye bakmak, mânây-ı harfî ise pencereden seyretmek, yani eserde, sanatkarını görmektir.

MASDAR: Bir şeyin çıktığı, sudur ettiği yer demektir. (Isı ve ışığın masdarı Güneştir.) (Isı ve ışık güneşten SUDUR eder.)

MAZHAR: Bir şeyin zahir olduğu, göründüğü, kendini gösterdiği mahal, tecelligahtır. (Örneğin Ay, Güneşin ısı ve ışığının mazharıdır.) (Güneş, ışığı ile Ay’da ZUHUR etmiştir.)

 

Kavramların Bir Misalle Açıklanması:

 

Mazhar demek, yansıtıcı, başka bir şeyin özelliklerini aksettirici demek… Yukarıdaki örneği açıklarsak, Ay bir mazhardır. Ay ışığı, aya ait değildir. Güneş’e aittir. Yani, Ay, güneşin aynasıdır, onu aksettiriyor. Güneşin ışığının mazharıdır. Ay’da görünen ise zuhur’dur. Zuhur demek, Güneşin Ay’da zahir olması, yani görünmesidir. Neyi ile ışığı ile görünmesi… Demek Ay’da gördüğümüz aya ait değil, güneşe ait bir sıfat…

Güneşe karşı tuttuğumuz bir ayna, parıl parıl parlar. “Aynada ışık olduğunu” söylediğimizde, doğruyu ifade etmiş oluruz. Böyle demekle, güneşin aynadan zuhur ettiğini, ışığını onda gösterdiğini ifade etmek isteriz. Böylece aynadaki ışığa mana-yı harfiyle bakmış oluruz. “Aynada ışık yoktur” dediğimizde de sözümüz yine doğrudur. Çünkü o cam parçası bir ışığa masdar değildir; yani ışık o cam parçasından sudur etmez, çıkmaz.

 

 

 

Bu Kavramları Temsilimize Uygularsak:

 

Temsildeki küre-i arz bildiğimiz yer yüzü…

Ayna : yeryüzündeki bütün mahlukat…Aynanın kırılması ile çeşit çeşit, rengarenk, cisimde, büyüklükte, şekilde farklı parçalara ayrılması birbirinden farklı mahlukların her birisi… Yani mazharlar… 

Temsildeki Güneş: Mazharlarda zahir olan…

Güneşin yedi rengi, ısısı, ışığı ise, mazharlarda zahir olanın esma, ef’al ve sıfatları…

Aynadaki güneşin görüntüleri : Güneşin özelliklerinin, yani esma, sıfat ve fiillerinin mazharlarda parlaması...

Bu görüntülerin her birinin güneş benim gibidir demesi: Kendini, güneşin aslına kıyaslamasıdır ki, aynen küçücük cam parçasındaki misali güneşcik ile gerçek güneş arasında ne kadar fark var ki hiç kıyas kabul etmez. Hatta o misali güneşciğin o aynada görünmesinin devamı, hakiki güneşin o ayneciğe bakmasına bağlıdır. Bakmasa, o aynadaki güneş söner…

“Güneş benim” demesi: bu da her bir aynadaki görüntünün kendini güneşin aynı olduğunu iddia etmesidir.

Şimdi geçelim ikinci basamağa:

Bir heykeltıraş düşünelim. Yani Güneş Heykeltıraş olsun. Ayna ise, yontup heykel haline getireceği mermer. Şimdi, o heykeltıraş o mermere tecelli ediyor. Nasıl, o mermeri işliyor. Yani fiil… O fiili yapabilmesi için heykeltıraş unvanına sahip olması gerekir. Heykeltıraş olabilmesi için de heykel ile ilgili ilmi, kudreti olması, heykeli yapmayı irade etmesi… bunlar da sıfatları… İşte, bir heykel üzerinde heykeltıraşın fiili, o fiilde unvanı, yani esması, o unvanda ise sıfatları görünür. Tıpkı, Aynadaki güneşin özelliklerinin ve misalinin görünmesi gibi… Ancak, heykeldeki sanatı baş gözümüzle görürüz.   Ancak, heykeltıraşının zatını, sıfatlarını, esma ve ef’alini (fiillerini) baş gözümüzle değil kalp gözümüzle görürüz.

Mermer taşı, mazhardır. Onda zahir olan(görünen) sanat, bir fiil ile meydana gelmiştir. O fiil bir failin fiilidir ki, o fail heykeltıraştır. Heykeltıraşın da ilim, irade, hikmet, kudret v.s. sıfatları vardır ki, böyle sanatlı bir fiili yapabilsin… Mesela, heykelin dazlak olması, veya saçının geriye veya sağa taralı olmasının sebebi nedir? Heykeltıraşının iradesi… İşte, orada bir irade tecellisi vardır. Her bir insanın simasında da bir irade tecellisi vardır. Yani Mürid esması…O tecelli kalp gözümüz ile görülür. (İradeyi, kastı, şuuru, ilmi görme…)

Bu görmeyi başarırsak, eserden müessire, yani o eserin lazımı olan esma ve sıfatlara, bu esma sıfatlardan da eserin sanatkarına intikal etmiş oluruz.

İşte bu manalara intikal edersek: “ZAHİR BATIN; BATIN ZAHİR OLUR”   Yani, Zahir: Görünen=heykel baş gözümüzle görülür. Ancak, kalp gözü ile baktığımızda: Heykel’in arkasına geçip, o heykelin sanatkarının fiil, esma ve sıfatlarını görmeye(İdrak etmeye) başlarız.

Nasıl?... Bir roman okurken, kitabın cismi, harfleri, kelimeleri, cümleleri batın olur; manaları zahir olur… Yani, bir kitap okurken, harflere bakıp, hemen arkasına geçiyor ve o harflerle anlatılan/ cisim giydirilen manalar dünyasına intikal etmiyor muyuz? Kitap okurken adeta harflerin farkına bile varmıyoruz… O harflerin arkasındaki mana aleminde yaşıyoruz…

Eser zahir iken, nakışları batındır. Nakışları zahir olunca eserin cismi batın olur. Nakışlar zahirken, fiiller batındır. Fiiller zahir olduğu(idrak edildiği) zaman, unvanlar batındır. Unvanlara intikal edersek, esma zahir, geride kalanlar batın olur. Esma zahirken, sıfatlar batındır. Sıfatlara intikal edersek, esma batın, sıfatlar zahir olur. Ve hakeza… Kısaca, eserin batını nakışlar, nakışların batını fiiller, fiillerin batını unvanlar, esmanın batını sıfatlardır ve hakeza…

İşte varlıkların, mahlukatın manalarına intikal ettiğimizde, o her bir varlığın tıpkı ay gibi güneşin mazharı olduğunu, yani Sanatkarının fiil, esma ve sıfatlarını yansıttığını görürüz. Yani, Ef’al alemine, Esma alemine, sıfat alemine… Bu intikalde sırası ile zahir(görünen) batın(görünmeyen), batın(görünmeyen) zahir(görünen) olur…

Burada dikkat edilecek husus : Eserleri, eserlerin üzerindeki sanat ve nakışları, sanat ve nakışlardaki fiilleri, fiillerdeki unvanları, unvanlardaki sıfatları sınırlandıramayız…Müşahede edilenler, bunların asılları değil, eserleri, tecellileri, uçlarıdır. Bunu anlamalıyız.  Şöyle ki :

Yer yüzü tek ayna iken tek bir güneş görüntüsü var iken, ayna milyonlarca parçaya ayrılınca, o ayna parçaları adedince güneş aksi ortaya çıktı. Aslında, güneş sayısı tek, tecelli çok… Mazharların sayısının az veya çok olması, tecelli edenin, yani zahir olanın yani Güneşin tek olmasına mani değildir. Güneşin ısı ve ışığı mazharların azlığına veya çokluğuna göre de parçalanmaz. Yani kesrette(çoklukta) tecelli eden tek…Bu birinci husus…

İkinci hususa gelince: Tek güneş, mazharların  kabiliyetlerine göre aksediyor. Aynı esma mazharın kabiliyetine göre mertebeleşiyor. Müşahede ise, hem mazharın kabiliyetine, hem de  müşahede edicinin kabiliyetine göredir. Yani, güneş yukarıdaki temsilimizde belirtildiği üzere, ayna parçalarının rengine, şekline, büyüklüğüne göre farklı görünüyor. Yani, asıl tek, tecelli farklı…Çünkü, mazhar-(tecelligahın) kabiliyeti farklı…

Diğer bir husus da: Müşahede edenin kabiliyetleri farklı…Dolayısıyla görülen asıl değil, görenin kabiliyeti mertebesindeki suretidir…Bir cahil insanın güneş tasavvuru ile bir astrofizik profesörünün güneş tasavvuru aynı olabilir mi? Farklı ise hangisinin tasavvuru güneşin hakikatini belirtir? Aslında, her ikisinin güneş tasavvuru da güneşin hakikatini yansıtmaz. Ancak, güneşin cahil insandaki tecellisi ile astrofizik profesöründeki tecellisi  farklı birer mertebe oluşturmaktadır. Dolayısıyla, insanlar adedince güneş tasavvuru ortaya çıkacaktır… Bu sebeple, güneşi hiç kimse kendi algısı, tasavvuru ile sınırlandıramaz… İşte, eser, fiil, esma ve sıfatların tecellilerine de bu misal ile bakabilirsek, bunların da sınırlandırılamayacağını idrak etmiş oluruz…

Cenab-ı Hakk’ın örneğin ilim sıfatı bütün mahluklarda aksediyor. Mesela: bir ördeğin parmaklarının arasına perde konulması, yüzeceğini bilme(ilim), yüzme ihtiyacına en uygun perdeli ayak vermeyi kast etme gibi sıfatlar parlarken,  diğer bir yaratıkta, örneğin bir portakalın kabuğuna ispirto(antifiriz) yerleştirilmesi, donmaya karşı koruma fiili, bu filde bir kast, bir ilim, irade, hikmet ve kudret tecellisi şeklinde her bir mahlukta aynı sıfatlar, hem keyfiyetçe, hem de mertebece farklı farklı olarak tecelli ediyor.

Yukarıdaki açıklamalar ışığında ki, bu izahlar Risale-i Nur’un yaptığı ef’al, esma ve sıfat talimlerinin temelini oluşturuyor… Bu temel atılıp, izah etmeye çalıştığım intikali başarabilirsek, bu temel üzerinden yapacağımız tefekkür ile, yukarıdaki temsilimizdeki güneşin cam parçasındaki misalinin güneş olmadığı, kıyas dahi yapılamayacağını bildiğimiz gibi, Cenab-ı Hakk’ın mahlukatta tecelli eden ef’al, esma ve sıfatlarının da aynen o misali güneşcikler gibi asıl değil, tecelli olduğunu idrak edip, her bir ismin her şeyi muhit, sonsuz, olduğunu idrak ve zevk edebiliriz.  Bu idrak,  marifetullah= Allah’ı bilme yolunun giriş kapısıdır.

Bilmeyen sufi ilm-i Esmayı

Nice bilse gerek müsemmayı,

Budur bab-ı hazrete miftah(anahtar)

Bu açar sırrı her muammayı….(İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri)

 

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...