Web Tasarım Ankara

 

 VAROLUŞUMUZA BİR ANLAM BULMAKTAN VAZGEÇEMEYİZ 

 “Hayat o kadar güzel, alınacak zevkler öylesine çok ki, insanın ölesi gelmiyor.
İnsanoğlunun rüyası ölümü öldürmektir.
Öykülerimiz, romanlarımız, şarkılarımız, şiirlerimiz bundan bahseder, bu özlemle doludur.”
Neden?...
Her insanın çocukluk yaşlarından itibaren yoğun bir ölüm anksiyetesi yaşadığı bir gerçek değil mi?
Bu anksiyetenin insanın gündeminden hiç düşürmediği bir soru : “Ben Kimim” sorusu değil mi?
Hayatın bir gerçeği olan bu soru karşısında duygusuz bir insan var mı?
İnsan hayata ne kadar duyarlı ise, o derecede ölüme de o kadar duyarlı değil mi?
“Ölümsüzlük İksiri” geçmişten günümüze bir insani arayış olarak, şiirlere, romanlara, felsefelere ve bilimsel araştırmalara yansımıştır.   
Modern düşünce akımları, ölümü bir “son”; ölümden sonrasını ise bir “yok oluş” olarak tanımlamasına karşılık, insan fıtratı, ölümsüzlük arzusunu her kesimden insanın sözleri ile açığa vuruyor:
Yakın geçmişte vefat eden ünlü İtalyan aktör Marcello MASTROİANNİ’ye sağlığında:
-“Hayatınızda esefle karşıladığınız bir olay var mı ?” diye sorulduğunda:
-“Evet var, insanın ölmek zorunda olması” diye cevap vermiştir.
Nisan 2014 Tarihinde hayatını kaybeden Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kolombiya’lı Yazar, Gabriel Garcia Marquez’in kitaplarının çoğu bir ölüm olayı ile başlıyordu.
Bu O’nun ölümden korkmasına yorumlanırdı.
O ise:
-Ben ölümden korkmuyorum, sadece ölüme karşı bir kızgınlık hissediyorum” der ve ekler:
-“Ölümle ilgili problem şu: Sonsuza kadar sürüyor. (Milliyet, 19.04.2014, S.29)(The Guardian Saturdey Review 24 Kasım 2001)
Woody Allen gibi inançsız bir mizahçı, vaktiyle New York Times’a yazdığı çok ciddi bir yazıda :
"Ben eserlerimle ölümsüz olmak istemiyorum. Ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum" diyor.
Tolstoy Soruyor:
“Bir insan düşünmeyi öğrenmiş ise, ne konuda düşünürse düşünsün, hep kendi ölümüdür düşündüğü. Bütün filozoflar böyledir. Ölüm olduktan sonra, hangi gerçekten söz edilebilir ki?
Yeni Yüzyıl Gazetesinin 23 Aralık 1996 tarihli sayısındaki köşe yazısında  Gülay GÖKTÜRK şu satırlara yer vermiştir:
“Çevremdeki insanların ‘ölümlü oldukları’ gerçeğini unutabilmelerine, bu korkunç gerçek yokmuşçasına yaşayabilmelerine şaşıyorum.
Böyle bir kaçınılmazlık, çaresizlik karşısında ve bir geri sayım duygusu içinde, akıl sağlığımızı nasıl koruyabildiğimizi, bu ‘gerçeği’ unutarak nasıl var olabildiğimizi anlayamıyorum.
Ölüm denen gerçeğin korkunçluğuyla daha dokuz-on yaşında bir çocukken tanıştım.
Anneannem sık sık elimi tutar ve ‘ben ölünce beni hatırlayacak mısın?’  diye ağlardı.
O zamanlar onun için çok üzülür ve ‘iyi ki ben henüz çocuğum ve iyi ki annem ve babam henüz çok gençler’ diye sevinirdim.
Yaşamak zorunda olduğum acıların çok uzakta oluşunu düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırdım.
O yıllardan beri, tıbbın  yaşlılık ve hastalıklar karşısında kazandığı zaferlerin sevincini ta içimde duydum.
 Ortalama insan ömrünün yüz yıla, yüz elli yıla çıkacağı günlerin hayaliyle avundum.
Bilimin ölüm karşısında kazandığı her mevzide sevdiklerime ve kendime, ‘ha gayret, sıkın dişinizi’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.” 
Bu sözler aslında ne anlama geliyor?
 Vatan Gazetesinin 16 Haziran 2004 tarihli nüshasında İzmir Belediye Başkanının vefatı sebebiyle  yazdığı köşe yazısında Zülfü LİVANELİ:
 -“Ahmet Piriştina'nın ölüm haberini alınca vurgun yemiş gibi olduk hepimiz.
İnsan hayatının anlamsızlığı, her şeyin bir saniyede yok olup gidebileceği bilinci bir kez daha şamar gibi indi yüzümüze.
Onca birikim, onca çaba, onca başarı hiçbir işe yaramıyor.
Herkes, içinde zamanı ayarlanmış bir saatli bomba ile dolaşıyor ve bu vadeyi bilmediği için de gülüyor, kavga ediyor, hırslara kapılıyor, gelecek planları yapıyor ve sonra ya göğüste bir sızı, ya sol kolda bir ağırlaşma; sonra... Hiçlik!”
 Bu cümleler insanın hangi özlemini tercüme ediyor?
Aziz NESİN insanın ölümsüzlük arzusunu şöyle şiirleştirmiştir:
İnsan insanı öldürmesin,
İster kaza, ister cinayet;
İnsanlar insanları öldürmesin,
 Ne savaşta ne barışta;
Devlet insanı öldürmesin
İster yasal, ister yasadışı;
İnsan kendini öldürmesin
İster birden, ister yavaş yavaş;
İnsan kendiliğinden de ölmesin
İster hastalıktan, ister yaşlılıktan;
Anladığım onca şey var ki dünyada,
Ama en anlamadığım ölmek”
Bu şiir insanın hangi gerçeğe isyanını anlatıyor?
Eski Yugoslavya Devlet Başkanı TİTO' nun Ölüm döşeğindeki itirafları:
 Uzun yıllar devlet başkanı olarak yaşamış ve bunun getirdiği bütün imtiyazlardan yararlanmış olan Mareşal Josip Broz Tito (1892-1980) 88 Yıllık ömrünün son demlerini yaşarken, Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı sıfatıyla kendisini ziyaret eden Salih Gökkaya’ya  büyük bir pişmanlık içinde:
-"Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bunu anlayamazsınız.
Düşünün ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş...
İşte bu çıldırtıyor beni...
Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak...
Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek...
Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:
Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, yaptığım mücadelenin değeri nedir?
Söyleyin bana bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım.
Bence ölüm de son olmamalıdır, mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette.
Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı. 
Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi...Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!"
Bu itiraflar, hangi pişmanlığı haykırıyor?
Beslenme kürleri ve spor, yoga, meditasyon ile ömrü uzatma çabaları, ilerde ölüme çare bulunduğunda tekrar hayata döndürülmek üzere sağlığında vücudunu dondurtanlar, genetik kopyalama çalışmaları hangi arayışı gösteriyor?
Saçı ağaran bir insan saçlarını neden boyatıyor?
Yüzü kırışanlar neden estetik ile gerdiriyor?
İnsan neden  ayrılıklardan hüzünleniyor?
Ölümün ardından damlayan göz yaşları ne anlama geliyor?
Bütün bunlar aslında her insanın   “ölümsüzlük özlemini”;  insanın beka için yaratıldığını ve bekayı aradığını göstermiyor mu?
İnsan yaratılışının bir gerçeği olan bu özlemin ve arayışın hiçbir anlamı yok mu?
Evet insanoğlu fani olmaya bedel, sonsuz bir hayat özlemi çeken ve sonsuz bir hayatı arayan bir varlık…
İnsan yaratılışının bir gerçeği olan bu özlemin ve arayışın hiçbir anlamı yok mu?
Bu çelişki, insanın mutsuzluğunun da kaynağını oluşturuyor.
İnsan bu çelişkiyi, bu ikilemi nasıl ortadan kaldırabilir?
Bediüzzaman, fani olan insanoğlunun  bu baki ve devamlı bir hayat  özleminin anlamını:
-‘O vermek istemeseydi, istemek vermezdi’  karşılığını vererek  açıklıyor.

 Yani, madem ki insan bütün söz ve davranışları ile ölümsüz, ebedi bir hayat istiyor; yaşlanmak istemiyor. Sevdikleri ile devamlı yaşamak istiyor. O halde böyle bir hayat verilecek ki, insan bu hayatın özlemini çekiyor… İnsanı yaratan, insana sonsuz bir yaşamı vermek istemeseydi, ona bunu arzu etme duygusunu da vermezdi.
Bediüzzaman bu açıklamasını şöyle gerekçelendiriyor:
İnsan kainatın ekser envaına muhtaç ve alakadardır. İhtiyaçları alemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış...
Bir çiçeği istediği gibi koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedi Cenneti de arzu eder.
Başka bir şehirde duran bir dostunu, bir sevdiğini ziyaret etmek için o şehrin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi, Ahiret’e göçmüş olan yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek için koca dünyanın kapısını kapayacak ve Ahiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Ahiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlak’ın dergahına ilticaya muhtaçtır.
 İnsanın fıtratında ebede uzanıp giden arzular, emeller; kainatı kuşatan tasavvurlar ve fikirler, ebedi ve daimi  bir mutluluk isteyen fıtri istidatlar vardır.
Evet dünyada ne varsa numuneleri insanın fıtratında dercedilmiş. İnsan umum onlara karşı alakadardır. Onlar için çalışır, çalıştırır.
İhtiyaç dairesi hayal dairesi kadar büyüktür, geniştir. Hatta hayal nereye gitse ihtiyaç da oraya gider.
Halbuki, iktidar dairesi, insanın elinin dairesi kadar dar ve kısadır.
Demek insan, görmek, duymak, yürümek v.s. gibi istidatları ile ana rahmine sığmayan ve o istidatlarla bu dünya hayatına namzet bir çocuk gibi, gelenlerin az durup çabuk gittiği şu misafirhane-i dünyaya, arzu, emel, tasavvurat ve fikirleriyle sığmıyor.
 Buna karşılık büyük bir zaaf ve acz ile beraber, hücumlarına maruz kaldıkları hadsiz musibet ve düşmanlarıyla birlikte gayet kısa bir ömür, her gün ve her saat ölüm endişesi altında gayet dağdağalı bir hayat, mütemadiyen zeval ve firak tokatları içinde ebedi zulümat kapısı zannedilen kabre ve mezaristana bakıyor, bir bir ve taife taife oraya atılıyor.
Evet, ölüm o kadar kati ve zahir ki, bu gündüzün gecesi ve bu yazın kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek.
Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor, mütemadiyen birbiri arkasına gelenler oraya girip kayboluyorlar. Her tarafta, her gün ve her saat etrafta duyulan ölüm ve vefiyatlar, musibet ve hastalıklar o dehşetli elim elemi deşiyor ve ölümü ihtar edip devamına şahadet ediyorlar ve biçare insanların başına sevdiklerinden ayrılma tokatları ve her an o tokadı  ensesinde hissetme  tedirginliği içinde acıklı ve elemli bir hayat altında dünyayı bir matemhaneye çeviriyor.
İnsanın mahbubatı ve sevdiklerinin güzellik ve  cemalleri üstündeki fanilik, geçicilik  damgası, o insana  sevdiği ve bağlandığı  şeyler  adedince manevi ıstıraplar çektiriyor.  
Madem kabir var ve herkes ister istemez oraya girecek.
Elbette bu ecel celladının elinden  ve tek başına kabir hapsinden kurtulmak  çaresi  varsa her insanın en büyük ve her şeyin üstünde bir endişesi, bir meselesi budur...
Yine madem ki, her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya aşıktır ve eğer insan sevdiğine  beka vehmi ile  bakmazsa, ona muhabbet edemez; elbette hayattan alacağı bütün lezzet ve mutluluk bekaya tabi olacaktır.
Öyleyse, eğer bu fani ömrü, baki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkün ise, elbette insaniyeti sükut etmemiş her insan, o çareyi arayacak ve o imkanı bilfiile çevirmeye çalışacak ve bunu kazanmaya uygun şekilde hareket edecektir.
 İşte tasvir ettiğimiz  bu dehşetli vaziyet ile  karşı karşıya bulunan her bir insan, ayrılığa feryatlar ve ölen sevdiklerinin ardından ağlamalar lisanı ile şu iki suali soruyor ve o çareyi arıyor;
“Madem her şey elimizden çıkacak, fani olup kaybolacak,
Bakiye tebdil edip, bakileştirmek  çaresi yok mu?”
“Azim bir kervan ve büyük bir kafile gibi mazi derelerinden gelip,
Vücut ve hayat sahrası olan şu dünyada misafir olup,
İstikbalin yüksek  mezaristanına müteveccihen yürüyen,
Kafile kafile ve  birbiri arkasına kabristan sahillerine dökülen
Şu ACİP VE GARİP MAHLUKLAR KİMLERDİR?
NEREDEN GELİYORLAR?
NEREYE GİDİYORLAR?...”
İnsan zayıftır, belaları çok;
Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade;
Acizdir, hayat yükü çok ağır;
Her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteelim eder.
Hem tembel ve iktidarsızdır.
Halbuki hayatın tekalifi gayet ağırdır.
Hem insaniyet onu kainatla alakadar etmiştir.
Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zeval ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor.
Hem, akıl ona yüksek maksatlar ve baki meyveler gösteriyor.
Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
Sermayesi ihtiyardan yalnız bir saç gibi cüz-i bir cüz-i ihtiyari,
Ve iktidardan küçük bir kesb (Kâr),
Ve hayattan çabuk söner bir şule
Ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik
Ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir.
Hem geçmişten gelen elemler, gelecekten gelen endişeler ile her bir insanın hayatı cidden acılaşıyor, bozuluyor.
Çünkü, geçmişe bakan her bir insan görür ki:
Daha dünkü gün pederinin kabri ve geçmiş zaman ise atalarının bir mezar-ı  ekberi suretinde görünüyor.
 
Geleceğe bakar görür ki:
Belki yarın kendisinin kabri ve  istikbal ise emsalinin ve gelecek  nesillerin boşalacağı büyük bir mezaristan suretinde görünüyor.
Geçmiş ve gelecekten duyduğu elem ve endişe ile ömür ağacının başına bakar  görür ki:
Tek bir meyvesi var, o da cisminin cenazesidir.
Ondan aldığı vahşetle hayat yolunun sonuna bakar:
Görür ki kabir ağzını açmış bir vaziyette onu bekliyor.
Hazır güne bakar görür ki:
Dünya bir hapishane, ecel peşinde bir cellat, kabir gözü önünde bir darağacı olup, insan ise, bu hapishanede ecel celladı her an gelebilir ve başını kesebilir bir vaziyette bulunuyor.
Arkasına bakar :
Esassız, fani bir  dünya hiçlik derelerinde ve yokluk karanlıklarında yuvarlanıp gidiyor.
Zaman, güya bir tabuttur ki ölüme doğru hareket halindeki  cisminin cenazesini taşıyor.
İşte insan böyle aciz, zaif ve biçaredir.
Halbuki insanın fıtratında bekaya karşı gayet şiddetli bir aşk var. Bitmez bir ömür ister, sönmez bir gençlik arzu eder.
Her sevdiği şeyde önce bir nevi  hayali ve vehmi  bir beka düşünür, sonra sever, tam bağlanır.
Halbuki sevdiği ve bağlandığı dünya ve ömür ve hayat durmuyorlar; saniye, dakika, saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.
Zahire müptela olan akıl, şu keşmekeş kainatta bağlandığı şeylerin ve sevdiklerinin  ne vakit yok oluşunu düşünse veya görse, derinden derine feryat ediyor ve bu yok oluş veya ayrılıktan gelen elemlerle ağlamaya başlıyor.
Görüyor veya düşünüyor ki, koskoca zannettiği bir ömür fenada defnolunuyor, gömülüyor.
Sevdiği ve bağlandığı her fani ve zail zeval ufkunda gurup ediyor, batıyor.
Koparmak için elini uzattığı her fani şey, ayrılık ve son bulma dikenleriyle dikenlenmiş.
Kavuşmanın lezzetini, ayrılığın   elemi imha ediyor. Çünkü, elemin son bulması lezzet olduğu gibi, lezzetin son bulması dahi elemdir. Lezzetin son bulacağını  tasavvur dahi elemdir.
Demek dünyanın lezzetleri zehirli bir bala benzer. Lezzeti nispetinde  elemi de içinde taşıyor.
Bütün ayrılıklardan gelen feryatlar, insandaki bekaya olan aşktan gelen ağlamaların tercümanlarıdır.
Ölümün ardından damlayan gözyaşları, daimi bir hayat isteyişin cisimleşmiş bir ifadesidir.
Bu mutlak vaziyet ile karşı karşıya bulunan ve var oluşuna bir anlam arayan insana iki şekilde karşılık verilir:
 
İnkara davet eden felsefe şöyle der: 
“İnsan tesadüfen vücut bulmuş bir varlıktır. Ölüm ile yok olacaktır. Hem bu dehşetli vaziyetleri ve ölümü düşünme, iç, aklını iptal et, unutmaya çalış. Hem herkes ölecek...Tabiidir” der saçmalar, saçmalaştırır...
İman ise şöyle der:
Ey insan! Hayatın ağır tekliflerini omzuna alıp zahmet çekme...
Hayatın faniliğini düşünüp hüzne düşme...
Yalnız dünyevi, ehemmiyetsiz neticelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme...
Belki o vücut gemindeki hayat makinesi Hayyül-Kayyüm’e (hayatı veren ve hayatı idame ettirene) aittir.
Masraf ve levazımatını o tedarik eder.
O hayatın pek çok gayeleri ve neticeleri vardır ve O’na aittir.
Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni gör, ücretini al...
 
Hem şöyle der :
Sen bu dünyada misafirsin, bu menzilden ayrıldığın gibi bu şehirden de çıkacaksın.
Keza, bu dünyadan da gideceksin.
Öyleyse aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu, mucidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın...
Hem şöyle der :
Sizlere müjde!
Ölüm idam değil, hiçlik değil, inkıraz değil, sönmek, tesadüf, yokluk değil; failsiz bir yok oluş değil, belki bir fail-i Rahim-i Hakim tarafından bir terhistir.
Bir failsiz inidam değil, bir tebdil-i mekandır.
Ebedi saadet tarafına, asli vatana doğru bir sevkiyattır.
Kabrin öbür tarafındaki yüzde doksan dokuz  ahbaba ve sevdiklere kavuşma kapısıdır.
“Her bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyade bir istediği var.”
 Demek ki, kainatta en büyük hakikat imandır.
İmansız bir insan sarayda da olsa kalben ve ruhen zindandadır, bedbahttır.
Evet şu perişan dünyada, avare nev’i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hamisiz bir surette; aciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?
Cüz’i bir emirden ümitsiz olan ve vehmi ve hayali bir emelden ümidi kesilen ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğrayan ve tatlı hayaller ona acılaşan, şirin vaziyetler azap veren, dünya dar gelen, zindan olan, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun ta esasında dalalet  darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri kesintiye uğrayan ve bütün elemleri ondan neşet eden, dünya bir hapishane, ecel peşinde bir cellat, kabir gözü önünde bir dar ağacı olup, kati olarak bu yolun yolcusu olan bir biçare insana imansız bir hayat hangi saadeti temin edebilir?
Böyle bir insan cismen sarayda da olsa, hayatın faniliğinden feryat ederek, ruhu hangi dala yapışsa kırılıp elinde kalmaz mı?
 
Beyefendiler! Hanımefendiler!
Dünya bir misafirhanedir. Her günde otuz bin şahit cenazeleriyle “Ölüm vardır” hükmünü imza ediyorlar ve ölümü ihtar edip, devamına şahadet ediyorlar.
Ölümü öldürebilir miyiz?
Zevali dünyadan izale edebilir miyiz?
Ve bu şahitleri tekzip edip yalanlayabilir miyiz?
Arkadaş! Eğer inkar eden insan ile iman eden insanın ruh hallerini anlamak istersen şu vereceğim misali iyi oku ve iyi anla:
Bir tren dehşetli bir gürültü ve süratle ve bağırarak tünelden çıkıp hücum etmesine karşılık, geçeceği yolun bir metre mesafesinde duran altı yaşındaki  bir çocuk, trenin o gürültü ve hücumundan korkarak geri çekilmez.
Çünkü bilir ki, bu gürültü ile hücum eden şey dehşetli bir canavar değil, bir trendir. O başıboş değildir; bir nizama ve raylara tabidir. Onu sevk ve idare eden bir makinisti vardır. Bu sebeple, ondan korkmaya, kaçmaya, görünüşteki baskı ve tahakkümüne boyun eğmeye  lüzum yoktur.
Eğer tren hakkındaki bu bilgi ve inanca sahip olan bu çocuğun bulunduğu yer ve zamana, kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları ile tarihte meşhur olmuş Herkül ve Zaloğlu Rüstem gibi iki insanın mümkün olsa da ışınlandığını farz etsek, onların zamanında tren bulunmadığından, önce onlar tren tünelini büyük bir canavarın yuvasının deliği zannedeceklerdi. Daha sonra büyük bir gürültü ile dumanlar saçarak delikten çıkıp bağırarak hücum eden treni görünce, o iki kuvvetli, cesur ve kahraman insanın ne kadar korkacaklarını ve ne kadar kaçacaklarını tahmin edebilirsiniz. Adeta, o meşhur kuvvet, cesaret ve kahramanlıkları mahvolur.
O güne kadar hiç görmedikleri trenin görünüşüne bakarak, onu, başıboş, hiçbir güçle karşı konulamayacak korkunç bir vahşi canavar olarak telakki ettiklerinden ve kendilerini de onun tehdidi altında hissettikleri sürece bir korku, dehşet ve tahakküm psikolojisi altında yaşayacaklar ve ondan sakınma ve kurtulmaya dönük bir yaşantı içinde  hürriyetlerini  kaybedeceklerdir.
İşte altı yaşındaki o çocuğa Herkül ve Zaloğlu Rüstem’in gösteremediği  cesareti kazandıran ve onların kaybettiği hürriyeti, ona kaybettirmeyen, onların psikolojik durumunun aksine, korkusuzca ve emniyet içinde olma  hali  kazandıran şey, o çocuğun trenin mahiyeti hakkındaki bilgisi ve onun bir makinistin sevk ve idaresinde, tabi olduğu nizam ve raylardan geçip gideceğine olan inanç ve itikadıdır.
Ve o iki kahramanı çok korkutan ve dehşete düşüren; kuvvet, cesaret ve kahramanlıklarını hiçe indiren şey ise, onların trenin mahiyetini bilmemeleri, intizamına ve sevk ve idare edildiğine ve yolundan geçip gideceğine olan itikatsızlıklarıdır.
Yaşadığımız şu dünya hayatında inkar ve itikatsızlık, meteorlardan yıldızlara, volkanlardan, depremlere, yıldırımlardan, kasırga ve sellere, mikroplardan hastalıklara kadar her şeyi başıboş ve nizamsız, serseri ve tesadüfi olarak algılattığından; itikatsız insanlar, ne kadar cesur ve kuvvetli de olsalar, kendisinin ve sevdiklerinin hayatına ve mutluluğuna karşı hücum vaziyeti alan bu binler düşmanlar karşısında  aynen Herkül ve Rüstem’in  durumuna düşecekler; mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş dolu bir psikoloji ile yaşamaya mahkum olarak, adeta olan veya olması her an muhtemel bir  hadise  karşısında  sürekli titrer bir vaziyette  devamlı surette hürriyetlerini yitireceklerdir.
İşte insan şu dağdağalı hayatta ve fırtınalı dünyada sahibini bilip teslim olmazsa ruhu ve vicdanı böyle  daim azap içinde kalır.
Semeresiz meşakkatler, elemler içinde daralır, sıkılır, boğulur...
Ve aklı iptal etmekte ve ruhu oyalamakta teselli bulur.
Çünkü, akıl bir alettir ki, yaratanını tanımayan bir insanın başında öyle uğursuz ve taciz eden, sürekli azap veren bir alet olur ki, geçmiş zamanın hazin elemlerini ve gelecek zamanın korkulacak hallerini insanın bu biçare başına yükleten başıboş ve zararlı bir alet derekesine iner.
İşte bunun içindir ki fasık  ve itikatsız adam, aklın bu  tacizinden kurtulmak için galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar.
Evet, hakiki zevk, elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur.
Allah’ı tanıyan ve itaat eden, zindanda da olsa bahtiyardır.
 Madem fenlerin ittifakıyla ve ilimlerin şahadetiyle yaratılış ağacının en mükemmel meyvesi insandır.
Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır.
 Ve mevcudat içinde en kıymetlisi insandır.
Elbette, insan en güzel surette yaratıldığı ve bütün varlıklar onun hizmetine tahsis ve takdim edildiği ve ona gayet geniş istidat verildiği için en aşağıdan en yukarıya, ferşten arşa, zerreden güneşe dizilmiş olan makamlara, mertebelere, derecelere çıkabilir ve düşebilir bir imtihan meydanına atılmış, nihayetsiz alçalma veya yükselmeye giden iki yol onun önünde  açılmış bir kudret mucizesi ve sanat harikası ve yaratılış neticesi olarak şu dünyaya gönderilmiştir.
 Evet! Her insanın başına Ahireti kazanmak veya kaybetmek davası açılmıştır...
İnsan bir yolcudur.
O yolculuk ise, ruhlar aleminden, ana rahminden, çocukluktan, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan geçer bir uzun sefer-i imtihandır.
Dünya da bir misafirhanedir.
İnsan ise onda az duracaktır.
Ve vazifesi çok bir misafirdir.
Az bir ömürde ebedi bir hayat için lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.
 Ey İnsan!
Bir harf katipsiz olmaz.
Bir iğne ustasız olmaz.
Bir resim ressamsız olmaz. Biliyorsun...
Nasıl oluyor ki şu muazzam kainat sahipsiz olur?..
Göz sanatı görür de, akıl sanatkarı görmezse bu cidden çok acı...
Etrafımızda gördüğümüz şuurkarane işler gösteriyor ki, bu işlerin faili bir fail-i zişuurdur.
Nefese azami kaç dakikalık bir periyotla ihtiyacımız var? Azami üç dakika. Üç dakika nefes alamasak hayatımızı kaybediyoruz.
Eğer insan bu kadar hayati bir ihtiyacı yiyecek ve içecek gibi kendisi sağlasaydı, bu kısa ihtiyaç periyodu içinde sadece nefes alabilmek için çalışacak, başka hiçbir şey yapamayacaktı. Ama en hayati ihtiyaç, her an alabilecek şekilde, insan adeta bir oksijen çadırında gibi. Nefes ağzının, burnunun ucunda. Nefes almak için kendisi hiçbir çaba göstermiyor. Nefes aldığının farkında bile değil. Eğer nefes otomatik alınmasa, insan bilinçli olarak nefes alsaydı bile büyük zorluklar yaşayacaktı. Uyuyamayacaktı. Bu kadar hayati bir ihtiyacı, her an insana takdim eden bir kudret var. Adeta saat tiktakları gibi, ihtiyaç-cevap şeklinde yaşıyoruz. Atmosferin içindeki gazlar da, hayatımızı devam ettirecek cinste ve oranda tutuluyor. Atmosfer sadece bize değil, bütün canlılara cevap veriyor. Bir şey, her şeye cevap veriyor. Dünyayı bütün canlıların evi haline getiriyor. Bir kümes yaptığımızda, tavuğun hayat şartlarına ve hayati ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bir tasarım yapıyoruz. Günlük olarak kümese tavuğun ihtiyaçlarını takviye ediyoruz. Şu dünyaya bakın. Bütün canlıların her birinin ayrı ayrı hayati ihtiyaçlarına cevap verecek bir tasarım, takviye sürüp gidiyor. Bu kadar şuurlu, hesaplı işlerin arkasında bir irade ve şuur sahibi bir kudret olmaz mı?
Baharda bitkilerin ihtiyacı olacak suyu, bahara kadar akıp denizlerde zayi olmaması için gökten kar şeklinde indirip, dereleri dondurarak bloke eden ve bahar ile birlikte eritip bitkileri canlandıran kasıt ve şuuru görebiliyor musunuz?
Portakalı C vitamini deposu yapan, en ihtiyaç duyulan kış aylarında olgunlaştıran, dilim dilim yapıp, etrafını –4 dereceye kadar dayanacak şekilde önce beyaz keçe gibi iç kabuk ile, daha sonra da estetik bir dış kabuk ile ambalajlayıp, daha sonra da kabuğun içine ispirto yerleştirerek antifriz koyan, böylece soğuğa karşı mükemmel bir izolasyonu gerçekleştiren; içine de portakal ağacının planını yerleştiren ve dalın ucundan insana uzatan ilim, hikmet, kudret ve  rahmeti görebiliyor musunuz?
 
Üzüm salkımının sapını incelediniz mi?
Kolayca koparılabilmesi için düğüm gibi bir bağlantı yeri konulmuş?
Bütün bunlar, bir şuur, bir irade, bir bilme ürünü fiiller değil mi?
Yaratıcı bizatihi değil, bisıfatihi; yanı Zatı ile değil sıfatları ile bütün yaratıklar üzerinde görünüyor.
Tıpkı, bir resimde ressamın, bir heykelde heykeltıraşın sıfatları ile görünmesi gibi…
İşte, sadece bu misaller de değil, kainattaki küçük büyük bütün varlıklar incelendiğinde, bu ilim, irade ve kudretin tecellilerinin her şeyi kuşattığını görebiliriz...
 Nobel ödülü sahibi Fransız düşünür Prof. Alexis CARREL gibi deriz:
“İnsan ne olduğundan sorumludur.
İnsan hayatı ne için yaşıyor?
Hayatın manası ve değeri nedir?
Var oluşumuza bir anlam bulmaktan vazgeçemeyiz.
Bizim ödevimiz hakikatin ne olduğunu bulmaktır.
Hayatın manasını araştırmaya  elverişli hiçbir aracı ve yolu ihmal edemeyiz.
Akıllı insan, hayatın hakiki gayesini bulup, ona göre yaşamak sanatını bilen insandır.”
Bu sadece birey için değil, toplum ve insanlık için de hayati önemde bir konudur.
İnternational Herald Tribune'de yayınlanan bir yazısında Alexander Soljenistin, bu hayati zorunluluğu şu tespitlerle ifade etmiştir:
 "20. yüzyıl insanlar arasında ahlâkın yükselişine tanık olmadı. Görülmemiş katliamlar yapıldı; kültür alçaldı; insan ruhu çöküşe geçti. Her yerde birinci sınıf silahların parıldadığı bir ortamda 21. yüzyılın bize daha iyi davranmasını beklemek için bir neden var mı?
 Oysa arzu ve taleplerimizi sınırlandırmayı, çıkarlarımızı ahlâkî ölçülere tabi kılmayı öğrenemezsek, insanlık darmadağın olacak ve insan doğasının en kötü yönleri dişlerini gösterecek..."
 
Ve Bediüzzaman gibi deriz:
“Eyvah! Aldandık!..
Şu dünya hayatını sabit zannettik...
O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik...
Şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti...
Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider...
 Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız!
Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, membalarını göster.
Ve bizi makarr-ı saltanatına celbet...
Bizi bu çöllerde mahvettirme...
Bize burada tattırdığın leziz nimetleri orada ver.
Bizi zeval ve teb’id ile tazip etme...
Sana müştak ve müteşekkir şu muti raiyetini başıboş bırakıp yokluğa mahkum etme...”
 
 
Beyefendi; Hanımefendi!...
Rızası iyilik ve doğrulukta olan, her insanı iyilik ve doğruluk konusunda imtihana tabi tutmak için bu dünyaya gönderen ve eserlerini gözümüzle gördüğümüz şu Yüce Yaratıcıya karşı bizi aldatan nedir?
İkram edilen bir çayı bile dökmek, o çayı ikram edene haksızlıktır.
Yüce yaratıcının bize ikram ettiği hayatı ve hayatın içindeki sonsuz nimetlerin ikram edilen bir çay kadarda mı anlamı yok?
Resimde resmi yapan ressamın, bir heykelde heykeltıraşın varlığını ve sıfatlarını gördüğün gibi, aynaya bak ve seni yaratanın varlığını ve sıfatlarını gör...
Madem ki, O seni biliyor ve bildiğini nimetleriyle bildiriyor, sen de O’nu bil ve bildiğini ona olan iman ve ibadetinle bildir...
****  ****  ****  ****
 
KALBE GELEN VESVESE VE ŞÜPHE
Çoğu zaman insanın aklına ve kalbine öyle şüphe ve vesveseler gelir ki, o insan kendi kendine:
-Ben Allah’a ve ahiret gününe imanda şüphe içinde miyim ki böyle düşünceler aklıma geliyor” diye sorarak çıkmaza girer.
Bediüzzaman bu şüphe ve vesveselerin mahiyetini ve çözümünü sözler Kitabının Yirmi birinci Söz, İkinci Makamında şöyle ortaya koymuştur.
Ey şüphe ve vesveseden muzdarip olan insan!
Biliyor musun bu şüphe ve vesvesen neye benzer?
Musibete benzer.
Ehemmiyet verdikçe şişer. Ehemmiyet vermezsen söner.
Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen, küçülür.
Korksan ağırlaşır, hasta eder. Korkmazsan hafif olur, gizli kalır.
Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider.
Öyle ise, şu musibetli şüphe ve vesvesenin çeşitlerinden en çok musallat olanının beşinin iç yüzünü beyan edeceğim.
Belki sana ve bana şifa olur.
Zira şu şüphe ve vesvese öyle bir şeydir ki, mahiyetini bilmemek onu davet eder, bilmek ise onu kovar.
Tanımazsan gelir, tanısan gider.
Bu şüphe ve vesvesenin iç yüzü budur:
Şeytan evvelâ şüpheyi kalbe atar.
Eğer kalp kabul etmezse, şüpheden şetme (iman edilecek şeylere karşı küfür, sövme gibi kötü düşüncelere) döner.
Mesela: Allah’a, Peygambere ve Kur’an’a karşı edep ve hürmete zıt çirkin halleri hayal ettirir. İşte bu duruma şetm denilir.
İnsana «Eyvah!» dedirtir. Ümitsizliğe düşürtür.
Bu durumu yaşayan adam zanneder ki kalbi, Allah’a, Peygambere, Kuran’a ve mukaddesata karşı edepsizlikte, hürmetsizlikte bulunuyor.
Müthiş bir sarsıntı ve heyecan hisseder.
Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister.
Bu yaranın merhemi budur:
Bak ey bîçare vesveseli adam! Telâş etme. Çünkü senin hayal ve hatırına gelen şetm değil, belki tahayyüldür.(hayaletme)
İnkar manasına gelecek bir şeyin ihtiyarsız hayale gelmesi inkar olmadığı gibi; Allah’a, Peygambere, Kuran’a ve mukaddesata karşı edepsizlik, hürmetsizlik anlamına gelecek çirkin sözlerin ihtiyarsız hayale gelmesi dahi, böyle değildir.
Çünkü mantıkça tahayyül, hüküm ve tasdik değildir. (İnkar ise hüküm ve tasdiktir.)
Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil.
Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Yani kalbin bu durumdan etkilenmekte ve üzüntü duymaktadır. (Hatta bu durumdan kurtulmak istemekte, kendini suçlamaktadır.)
Bu şüphe ve vesvesenin kaynağı insanın kalbi değil, kalbe yakın olan lümme-i şeytanîdir. Şeytanın kalbe verdiği vesvese ve kuruntudur.
Vesvesenin zararı, zarar olduğunu vehmetmektir. Yani onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır.
Çünkü bu vesveseyi yaşayan insan, tasdik etmediği ve kalben üzüntü duyduğu, bu gayri ihtiyari tahayyülün, kendi kalbinden geldiğini zannediyor ve vesveseyi tasdik ederek bir hüküm verdiğini vehmediyor.
Hem şeytanın işini kendi kalbine mal ediyor. Şeytanın sözünü, kendi sözü zannediyor.
Bu insan yaşadığı bu durumu zarar anlar, zarara düşer.
Zaten şeytanın da istediği odur.
Şeytan insanlara en çok iman meselelerinde şüphe suretinde vesvese verir.
Bîçare vesveseli adam şeytanın, örneğin, Allah’ın varlığına, Peygambere, Kuran’ın Allah kelamı olduğuna, haşire iman gibi meselelerde hayaline attığı vesveseleri, taakkul ile yani akla uygun görmekle karıştırır.
Yani: Şeytanın hayaline getirdiği bir şüpheyi, aklına girmiş bir şüphe sanıp, iman ve itikadına zarar gelmiş zanneder.
Hem bazen şeytanın verdiği şüphe vehmini, imana zarar veren bir şüphe zanneder.
Hem bazen tasavvur ettiği bir şüpheyi, aklın tasdikine girmiş bir şüphe zanneder.
Hem bazen bir inkar anlamına gelecek bir hususu düşünmeyi küfür ve inkar zanneder.
Yani inkarın sebeplerini anlamak suretinde insanın düşüncesinin ihtimaller arasında cevelân ederek dolaşmasını ve tetkikatını ve tarafsız ve önyargısız muhakemesini, imana zıt zanneder.
 İşte şeytanın telkinlerinin eseri olan şu zanlardan ürkerek:
-«Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş » der.
O haller, çoğu zaman ihtiyarsız, elinde olmadan gerçekleştiğinden, cüz'-i ihtiyarisiyle, yani kendi irade ve ihtiyarı ile ıslah edemediğinden ye'se/ümitsizliğe düşer.
 
Bu yaranın merhemi şudur ki:
Tahayyül-ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi, küfür değildir. (Yani küfür ve inkarın hayale gelmesi küfür ve inkar olmadığı gibi, küfür ve inkar manasındaki bir şeyi vehmetmek, olmadığı halde varmış zannına kapılmak dahi küfür ve inkar değildir.)
Tasavvur-u dalâlet dalalet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalâlet dahi, dalalet değildir. (Yani, dalaleti tasavvur, zihinde ihtiyarsız şekillenme  dalalet olmadığı gibi, dalaleti düşünmek dahi dalalet değildir.)
Çünkü hem tahayyül=hayale gelme; hem tevehhüm=olmadığı halde varmış gibi hayal etme; hem tasavvur=zihinde şekillenme; hem tefekkür= düşünceye girme; aklın tasdikinden ve kalbin kabul etmesinden ayrıdırlar, başkadırlar. Dolayısıyla da aklın tasdiki ve kalbin kabulü ile oluşan inkar değildirler.
Tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür bir derece serbesttirler. Cüz'-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. (Yani insanın elinde olmadan hayale, vehme, düşünceye geliyorlar ve insanı dinen mes’ul etmiyorlar)
Tasdik ve iz'an, öyle değiller. Bir mizana tabidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz'an değiller. Öyle de şüphe ve tereddüt sayılmazlar.
Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede sürekli bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan doğabilir. Hem tarafsız olarak muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, imana zıt düşüncelerin doğru olma ihtimali üzerinden düşüne düşüne, öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız bu imana zıt düşünceler yerleşmeye başlar. İnsanın mükellef olduğu iman ve itikadın hakikati kırılır.
Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki:
Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle karıştırır, iltibas eder.
Bu ne demek? Bir misalle şöyle açıklayabilir ve anlayabiliriz:
Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması, zatında mümkündür ve şu anda batmış olabilir. Halbuki yakinen, o denizin yerinde olduğunu, batmadığını şüphesiz biliyoruz ve o batmış olma imkan ve ihtimali bizim bu batmadığına olan bilgi ve inancımıza şüphe vermez. Batma ihtimalini düşünmemiz, hayal etmemiz, tasavvur etmemiz, tevehhüm etmemiz, Karadenizin battığını tasdik değildir.
Aynı şekilde, güneş zatında mümkündür ki, bugün batmasın veya yarın doğmasın. Halbuki bu olabilirlik, güneşin bugün batacağına ve yarın doğacağına olan yakinimize zarar vermez, şüphe getirmez.
İşte bu iki misalde olduğu gibi, meselâ imanın şartlarından olan dünya hayatının batması ve ahret hayatının doğmasına olmayabilir şeklinde gelen vehimler, iman ve itikadımıza zarar vermez.
Eğer desen: Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binaen bize belâ olmuş?"
İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, vesvesenin iç yüzü ve hikmeti, teyakkuza sebep olmasıdır.
İman mevzularını araştırmaya yol açar. Ciddiyete vesiledir. Lakaytlığı ve önemsemezliği atar. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu imtihan ve şeytanla müsabaka meydanında, bize bir teşvik kamçısı olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş. İnsanların başına vuruyor.
Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîm'e şekva etmeli, الرَّجِيمِالشَيْطَانِمِنَبِاللَّهِاَعُوزُ. demeli. (Yani eüzübesmele çekmeli) (Bediüzzaman, Sözler, Yirmibirinci Söz/İkinci Makam)

****  ****  ****  ****

YAĞMUR: GÖKTEN YAĞAN MANALAR
Hayatın önemli bir parçası olan bitkilerin topraktaki besinlerini almaları, en kaba ifadeyle, toprağın sulanması ile mümkündür.
Ağaçların ve ormanların solunum sistemi açısından önemi malumdur. Kısaca ormanlar dünyanın akciğerleridir diyebiliriz.
Buradaki konumuz, solunum sisteminin ana unsurlarından olan ağaç ve bitki örtüsünün sulanması sistemi, yani yağmur…
Yağmur… Sıvı halden buhara dönüştürülüp, milyonlarca ton suyun havadan nakledilerek uçsuz bucaksız karalara yayılmış olan bitkilere ulaştırılma fiili, icraatıdır…
Yağmurun oluşabilmesi için, buharlaşma, bulutlaşma, bulutların nakli, yoğunlaştırılması gerekir.
Bu sistemde, Güneş ile okyanuslar, denizler adeta bir buhar kazanı gibi… Güneş ışığının etkisi ile her gün yüz binlerce metreküp su buharlaşarak atmosfere doğru yükseliyor. Ve yükseldikçe soğumaya başlıyor. Öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki, bu yükseklikte artık yoğunlaşma başlıyor.
Deniz ve okyanusların tuzlu olması, atmosfere girerek yanıp kül olan meteorların kül tanecikleri, yine çöllerden yükselen toz parçaları yoğunlaşmanın kütle halinde gerçekleşmesini önlüyor.
Çünkü buhar deniz ve okyanuslardan beraberinde taşıdığı tuz iyonları, meteor kül parçacıkları ve çöl tozları üzerinde nemlenme şeklinde tutunmaya başlıyor. Böylece her bir toz taneciği nemli bir mini damlacık oluyor. Sonra bu mini damlacıklar rüzgârla birbirine çarpıyor ve birleşmeye başlıyor ve artık kütlesi öyle bir büyüklüğe ulaşıyor ki, yer çekimine mukavemet edemiyor ve yere doğru düşmeye başlıyor. İşte yağmur damlası…
Veya nemli toz zerrecikleri  birleşip kristalleşiyor. Yani donuyor. Katı hale gelince yere düşmeye başlıyor. Ancak yere ulaşmadan sıcak bir hava tabakasından geçirilerek tekrar sıvı hale getirilip yağmur damlası olarak yere düşüyor. Ancak bu sıcak hava tabakası olmazsa veya damlalar düşerken soğuk bir hava tabakası ile karşılaşırsa, yağış dolu olarak gerçekleşiyor. Kristalleşme buz derecesine varmadan, daha yumuşak bir seviyede kalıp yağış gerçekleşir ise bu kez de yağış kar olarak gerçekleşiyor…
Bitkilerin önemli bir beslenme unsuru olan su, buharlaşma özelliği olmasa, yağmur sisteminin oluşması mümkün değildir. Sıvı özelliği olmasa, akmayacak, arazileri dolaşmayacak, yerden sulama yapılamayacaktır.
Aynı zamanda suyun donma ve karlaşma özelliği de bulunuyor. Neden?
Bilindiği üzere bitkiler meyvelerini verip sonbaharda yapraklarını döküyor. Hava belli bir soğukluğa geldikten sonra da donarak canlılığını kaybetmemesi için özsuyu kapatılıyor. Ancak ilkbaharda donma tehlikesi geçtikten sonra özsuyu tekrar bitkide dolaşmaya başlıyor.
İşte bu iki işlem arasında bitkilerin suya ihtiyacı asgari seviyede oluyor. Eğer kışın yağışlar kar şeklinde olmasaydı veya yağmur olarak yağdığı zaman dereler sular donmasaydı, tüm yağış faydasız akıp denizlere, göllere boşalıp gidecekti.
Demek ki, kışın yağışın kar şeklinde oluşu ve donma ile kışın sular yüksek tepelerde ve dağların derelerinde bloke ediliyor. İlkbaharda bitkilerin uyanışına, yani ihtiyacına paralel bir zamanlama dâhilinde erimeye başlıyor.
Yağmurun oluşmasında güneşten, denizlere, atmosferden rüzgârlara, çöldeki fırtınalardan, meteorların yanıp kül olarak atmosfere karışmasına kadar birçok şuursuz, iradesiz, bilgisiz, görmez, duymaz; birbirinden uzak maddeler, cisimler  öyle bir zamanlama ile hesaplı, ölçülü, faydalı öyle şekil ve özellik kazanıyorlar ki,  her biri yağmuru netice verecek bir vaziyet alıyorlar…
Mesela, bu icraatta rol alan bir toz zerreciğinin bulutun içine girip, yağmuru yüklenip buluttan koparıp yere indirmesi şeklinde tecelli eden kasıtlı ve şuurlu hareketi elbette o şuursuz toz zerresine verilemez.
İşte diğer bütün unsurların bu vaziyet alış ve özellik kazanışında, yağmuru oluşturmak, havadan nakledip, bitkilere yağdırarak beslenmesini sağlamak gayesi takip ediliyor. Bu unsurlarda, bitkilerin  ihtiyacını görecek, faydaları gözetecek, neticeyi sağlayacak çok ince ve hassas ayarlarında hükmeden ve işleyen bir ilim, bir irade, bir hikmet, kudret ve basiret sıfatları mana olarak akla görünür.
Yağmurun imali ve yağdırılması icraatı bilme, görme, isteme, faydaları gözetme, gayeyi takip etme ve neticeye uygun şekil ve vaziyet verme;  tüm bu işlere güç yetirme ile gerçekleşen bir icraattır.
Küçük bir tarlayı sulamak için gerekli yağmurlama sistemini incelediğimizde, nasıl bu sistemi teşkil eden her bir malzeme üzerinde, o malzemenin bu sulamayı gerçekleştirme gayesini takip eder bir vaziyet alışı var ve bu vaziyet alışlar da ancak bilen, gören, isteyen şuurlu bir usta ve mühendisin sanatıdır. İşte,  yağmur sisteminde de bütün dünyayı sulayan büyük bir icraat gerçekleştiriliyor...
Bu icraatın gerçekleşmesindeki sanatı, fiili ve sıfatları görmenin insanda tahakkuk etmesi  hakikatin ipuçlarıdır.

****  ****  ****  ****
 

HERŞEY SOĞUDUĞUNDA BÜZÜŞÜRKEN, SU NEDEN GENLEŞİYOR?
Bütün cisimler ısınınca genleşir, soğuyunca büzüşür, yani hacmi azalır. Bu kâinatta cari değişmez bir fizik kuralıdır. Bu fizik kuralına göre, suyun da soğuyunca büzüşmesi, yani hacminin daralması gerekir. Bu takdirde de, donan suyun, yani buzun daha yoğun olması sebebiyle de suda yüzmeyip dibe çökmesi gerekirdi.
Sonuç: Yaşadığımız yeryüzünün soğuk bölgelerinde bulunan denizlerde göllerde ve nehirlerde, yüzeyde donarak meydana gelen buz katmanları dibe batacaktı. Dibe çöken buz katmanları güneş ışığı alamayacağından eriyemeyecekti. Böylece yıllar süren birikimlerle her tarafı buzlar kaplayacak ve gezegenimizdeki tüm su rezervleri donmuş olacak, buzullar devri başlayacaktı.
Bilimsel formülü 'H2O' olan su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşmaktadır. Bu iki hidrojen atomu, oksijen atomu ile birleştiklerinde, kendi aralarında 105 derecelik bir açı meydana getirirler. İşte, su hidrojen atomlarının dipol bağlantıları nedeni ile sıfır derecede donar artı 100 derecede gaz haline geçer. Donunca hacmi daralmaz, genişler, yani yoğunluğu azalır; böylece suda dibe çökmeyip yüzer.
(http://www.msxlabs.org/forum/bunlari-biliyor-musunuz/206740-suyun-hacmi-donunca-neden-kuculmez.html)
Su dolu bir şişeyi buzluğa koyup dondurduğumuzda şişenin çatladığını görürüz. Neden, çünkü su donunca hacmi (saf suda) % 9 oranında artar, su olarak sığdığı şişeye buz olarak sığmaz ve şişeyi çatlatır.
Bütün elementlerin aksine, kâinatta geçerli “soğuyan cisimler büzüşür” fizik kuralına tek istisna olarak, sadece suyun soğuduğunda hacminin büzüşmeyip genişlemesi, yukarıda açıkladığımız hayati sakıncaları ortadan kaldırmak için alınmış bir tedbir değil midir?
Bu genel fizik kuralı, suyu tabiatın genel düzeni açısından sakıncalı hale getirince, tek istisna olarak hemen devre dışı kalıyor ve tam tersi bir kural devreye sokuluyor.
Suyu terkip eden hidrojen atomları arasındaki açıya yapılan ufak bir müdahale ile genel geçerli fizik kuralına aykırı olarak, suyun soğuduğunda hacminin genişlemesinin sağlanması eğer, dünyamızı bizim için yaşanır hale getiren, aksi halde yaşanır olmaktan çıkaracak fonksiyonellikte bir müdahale ise, böyle bir müdahale, bu iki zıt durumu ve neticeyi bilme, görme ve gerekli tedbiri alarak dünyanın yaşanır olmasını isteme değil midir?
Demek ki, fizik kuralı dediğimiz şey yeknesak (tekdüze/sürekli tekrarlanan) bir irade tecellisidir…                                                                         
****  ****  ****  ****

PORTAKAL BİZE NE ANLATIYOR?
“Âlemde her bir şey, mana âlemine açılan bir penceredir.”
Mesela portakal…
Portakal, diğer vitaminler bir yana ihtiva ettiği C vitamini sebebiyle insan vücudu için çok önemli bir meyvedir.
Portakalın büyüklüğü, bir tanesi bir insanın günlük C vitamini ihtiyacını karşılayacak boyutta tasarlanmıştır. Tabi ki, çocuk ile yetişkin insana göre birkaç ürün yelpazesi de var.
Portakal yeme kolaylığı için dilim dilim yapılmış ve her dilimin dışı ince bir zar ile kaplanmıştır. Böylece tek lokma ile yeme kolaylığı sağlayacak alt parçalara bölünmüştür.
Dilimlerin içine portakal ağacının planı olan çekirdek konulmuştur. Ancak, her dilim içinde çekirdek yoktur. Bir veya birkaç dilim içinde çekirdek vardır. Böylece, yenilmeyen çekirdeğin rahatsızlık vermesi asgariye indirilmiştir.
Portakalın ihtiva ettiği C vitamini, insanın en çok soğuk havalarda, kışın ihtiyaç duyduğu bir vitamindir. Portakal ise, tam da kış aylarının meyvesidir. Yani ihtiyaca cevap veren bir zamanlama…
Portakal kışın donmaya karşı iki katman halinde izole edilmiştir. Önce beyaz keçe gibi bir iç kabuk ile kaplanmış,  sonra da onun üzerine bildiğimiz dış kabuk kaplanmıştır. Bu dış kabuğun içine ise  ispirto yerleştirilmiştir. Yani, portakal -4 dereceye kadar donmaya karşı antifrizlenmiştir. Portakal kabuğunu yanan bir kibrite yaklaştırıp sıktığınızda, kibritin alevlendiğini görürsünüz.
Aynı zamanda portakalın dış kabuk dış yüzeyi güzel, estetik bir yapıya sahiptir. Göze hitap ettiği gibi, insanda yemek arzusu da uyandıracak bir görünümdedir. Şekli, rengi gözümüze; kokusu burnumuza; tadı dilimize; kimyası midemize; vitaminleri vücudumuza hitap ediyor...
Portakalın ilk bakışta göze çarpan bu özellikleri, birçok öngörüleri, tasarımları yansıtıyor.
Mesela, soğuğa karşı izolasyonunda bir bilme, bir şuur, bir tedbir, bir kast, bir irade akla görünüyor…
Portakaldaki vitamin türü ve zamanlaması insan ihtiyacına bir cevap teşkil ediyor. Vücudu bilmeyen, ihtiyacı görmeyen bu cevabı veremez. 
İşte, estetik görünümden, vitamine; zamanlamadan, soğuğa karşı izolasyona kadar her şey düşünülmüş…
Portakalda parlayan bu düşünceyi, ilim ve iradeyi, kudreti ve sanatı gördüğümüzde, hakikatin portakaldaki ucunu yakalamış oluruz…

****  ****  ****  ****


ANA RAHMİNDE DÜNYA KOŞULLARI NASIL ÖNGÖRÜLÜYOR?
İnsan henüz ana rahminde bir bebek iken anne vücudunun bir organı gibidir.
Göbek bağlantısı ile annenin beslenme, solunum ve boşaltım sistemine entegre bir vaziyette yaşar. Ancak, ana rahminde bebeğin ayakları, elleri, kulakları, solunum, sindirim ve boşaltım cihazları teşekkül etmeye başlar.
Halbuki, ana rahminde bütün bunlara ihtiyacı yoktur. Çünkü, ana rahmi yürüyeceği, işiteceği, tutacağı, yiyip içeceği bir ortam değildir. Öyleyse orada hiçbir işe yaramayan bu organlar neden teşekkül ediyor?
 Şu andaki aklımız, bilgimiz, şuurumuz ile bir an ana rahmine geri dönsek…
Orada yürüyemediğimiz halde ayaklarımızın, işitmediğimiz halde kulaklarımızın, konuşmadığımız halde ağzımızın ve dilimizin, görmediğimiz halde gözlerimizin takıldığını görsek ne düşünürüz?
Bu organların kullanılabileceği bir hayat bulunduğunu ve oraya gönderileceğimizi anlamaz mıyız?
 Ana rahminde bebeğin yürüyeceği, işiteceği, göreceği, soluyacağı bir dünyaya doğacağı öngörülerek ona göre organlar verilmektedir.
Bir et parçası olan ana rahmi, bu öngörüyü yapabilir mi?
Mesela, bu bebek dünyada yaşayabilmesi için oksijene ihtiyaç duyacak, oksijen de dünya atmosferinde var. Havayı soluyarak bu oksijeni sağlaması gerekir. O halde, öyle bir organa sahip olması gerekir ki, her an ona hayat öpücüğü yapsın ve her an oksijen solusun…
Aynı öngörü diğer tüm organlar için de geçerli…
 Sadece bu öngörüyü yapabilmek yetmiyor. Aynı zamanda  bebeği dünya koşullarında yaşayacak organlarla donatmak için gerekli bilgi, sanat, kudret gibi sıfatlara da sahip olmak gerekiyor.
 Çünkü, böylesine karmaşık ortam koşullarını bilmek ve o koşullarda işlevi olan bir cihaz tasarlayarak üretmek ancak bilgi ile, ilim ile, sanat ile kudret ile mümkündür. Bir et parçası olan ana rahmi, bu sıfat ve yeteneklere sahip olabilir mi?
 Ana rahmindeki bebeğe el, ayak, burun, göz kulak, solunum sistemi, sindirim sistemi gibi azalar verilmesi gösteriyor ki, bir dünya hayatı var ve tüm bu azalar orada kullanılmak üzere bize takılmaktadır.
 İşte, o bebek, bu azalarındaki istidat lisanları ile ana rahmine sığmadığını, daha geniş bir aleme namzed olduğunu ilan eder.
Sahip olduğu bu istidatlarla ana rahmine sığmayan insan acaba bu dünyaya sığıyor mu?
Arzu, emel, tasavvur ve fikirleriyle insan dünyaya da sığmıyor. Çünkü insanda devamlı, baki bir hayat isteyen istidatlar, arzular, emeller, duygular var. Her insan kendi kendine sorsa, dünya hayatının hep eksik kalan bir yönü bulunduğunu, bir boşluk yaşadığını vicdanı ona söyleyecektir.
 O vermek istemeseydi istemek vermezdi…
TEKRARLIYORUZ:
“İnsan ne olduğundan sorumludur.
İnsan hayatı ne için yaşıyor? Hayatın manası ve değeri nedir?
Var oluşumuza bir anlam bulmaktan vazgeçemeyiz.
Bizim ödevimiz hakikatin ne olduğunu bulmaktır.
Hayatın manasını araştırmaya  elverişli hiçbir aracı ve yolu ihmal edemeyiz.
Akıllı insan, hayatın hakiki gayesini bulup, ona göre yaşamak sanatını bilen insandır.
Haşir var. Ahiret var. Hesap ve muhasebe var. Hz. Peygamber ve peygamberler silsilesi; Kur’an ve önceki kutsal kitaplar silsilesi hep bu hakikatten haber veriyor ve insanı varoluşunun hakikatini bulmaya ve bu hakikate göre yaşamaya davet ediyor.

 

 

 

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...