Web Tasarım Ankara

SÖZLER-21 NCİ SÖZ-İKİNCİ MAKAM-BEŞİNCİ VECİH

[Kalbin beş yarasına beş merhemi tâzammun eder.]

Ey maraz-ı vesvese(vesvese hastalığı) ile mübtelâ! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musibete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer. Ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür. Küçük görsen, küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder. Havf etmezsen(korkmazsan)hafif olur, mahfî(gizli) kalır. Mahiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir. Mahiyetini bilsen, onu tanısan gider. Öyle ise, şu musibetli vesvesenin aksâm-ı kesîresinden kesîr-ül vuku olan(çeşitlerinden en çok musallat olan vesvese) yalnız beş vechini(yönünü) Beyân edeceğim. Belki sana ve bana şifa olur. Zira şu vesvese öyle bir şeydir ki, cehil onu davet eder, ilim onu tardeder.(kovar) Tanımazsan gelir, tanısan gider.

BİRİNCİ VECİH:………….

İKİNCİ VECİH:……..

ÜÇÜNCÜ VECİH:…….

DÖRDÜNCE VECİH:…………….

 

BEŞİNCİ VECİH: Mesâil-i îmâniyede(imani meselelerde) şüphe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçare vesveseli adam, bâzan tahayyülü(hayal etmeyi), taakkul(akla uygun bulma) ile iltibas eder(karıştırır). Yâni: Hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip(vehmedip, sanıp), îtikadına halel(zarar) gelmiş zanneder. Hem bâzan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, îmânâ zarar veren bir şek(şüphe, tereddüt) zanneder. Hem bâzan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-ı aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bâzan bir emr-i küfrîde tefekkürü(imanın zıddını, inkarı düşünmeyi), küfür zanneder. Yâni dalaletin esbabını(inkar ve dalaletin sebeplerini) anlamak Sûretinde kuvve-i müfekkirenin(düşünme gücünün, aklın)cevelânını(inanç ile inkarı karşılaştırma şeklinde bunlar arasında gidip gelmesini, fikir yürütmesini) ve tetkikatını ve bîtarâfâne muhakemesini(tarafsız muhakemesini), hilâf-ı îmân(imana zıt) zanneder. İşte telkinat-ı şeytaniyenin(şeytanın telkinleri) eseri olan şu zanlardan ürkerek, «Eyvah! Kalbim bozulmuş, îtikadıma halel gelmiş » der. O haller, galiben ihtiyarsız(elinde olmadan) olduğundan, cüz'-i ihtiyârîsiyle(kendi iradesi ile) ıslah edemediğinden yeise düşer.

Bu yaranın merhemi şudur ki:

Tahayyül-ü küfür(küfrü hayal etmek), küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür(küfrü vehmetmek, düşünmek)dahi, küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet(dalaleti tasavvur etmek) dalâlet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalâlet(dalaleti düşünmek) dahi, dâlalet değildir. Çünki hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-ı aklîden ve iz'ân-ı kalbîden(Aklın tasdiki ve kalbin kabulünden) ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz'-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'an, öyle değiller. Bir mizana tabidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasılki tasdik ve iz'an değiller. Öyle de şüphe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstakar(istikrarlı olarak akla ve kalbe musallat olur)  bir hale gelse, o vakit hakikî bir nevi şüphe, ondan tevellüd edebilir(doğabilir). Hem bîtarâfâne muhakeme namıyla veya insaf namına deyip, şıkk-ı muhalifi(imanın zıddını) iltizâm ede ede, tâ öyle bir hale gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhalifi iltizâm eder. Ona vâcib olan hakkın iltizâmı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzulîsi olacak bir hâlet, zihninde takarrür eder.
Şu nevi vesvesenin en mühimi budur ki: Vesveseli adam, imkân-ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yâni:Bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Halbuki İlm-i Kelâm'ın kaidelerindendir ki: İmkân-ı zâtî ise, yakîn-i ilmiye münafî(zıt) değil ve zaruret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz'in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Halbuki yakînen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şüphe getirmez, yakînimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş zâtında mümkündür ki, bugün gurub(batmasın) etmesin veya yarın tulû' etmesin(doğmasın). Halbuki bu imkân yakînimize(bugün batacağına ve yarın doğacağına olan imanımıza) zarar vermez, şübhe getirmez. İşte bunun gibi, meselâ hakaik-i îmâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurubuna ve hayat-ı uhreviyenin tulûuna,(Yani kıyamet ve haşre/ahirete) imkân-ı zâtî(kıyametin ve haşrin olmama ihtimaliyönünde şeytanın verdiği vesvese) cihetinde gelen vehimler, yakîn-i îmânîye(imana) zarar vermez. Hem "Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin hiç ehemmiyeti yoktur" olan kaide-i meşhûre; hem usûl-üd din, hem usûl-ül fıkhın kaide-i mukarreresindendir.

Eğer desen: Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binaen bize belâ olmuş?"

Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl-ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharriye dâîdir(araştırmayı teşvik eder), ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydân-ı müsabakada bize bir kamçı-yı teşvik olarak, vesveseyi şeytanın eline vermiş. Beşerin başına vuruyor. Şayet ziyade incitse, Hakîm-i Rahîm'e şekva etmeli, (eüzü besmele okumalı)

 

Yorumlar


Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...